Denizevleri 212. Sokak No:7 Atakum/SAMSUN
+90536 973 4679

63 Soruya 63 Cevap

Kutsal Kitap Tanrı Sözüdür

Sayın Edip Yüksel, Deedat’ın kitabına ilave ettiği, “Papazlara ve Hristiyanlara Kitab-ı Mukaddes’ten Sorular” başlığı altındaki bölüme (sayfa 108) şu sözlerle başlamaktadır: “Bu bölümde bir çok sorunun cevabını bulacaksınız. Bu soruları, karşılaştığınız Hristiyanlara nazik bir dille sorunuz. Aldığınız cevapları değerlendiriniz.” Açıkçası Kitab-ı Mukaddes’i (Kutsal Kitap’ı) içtenlikle araştıran kişinin, Sayın Yüksel’in kitabında doğru dürüst bir cevap bulacağını sanmıyoruz. Nedenini sorarsanız, ilk önce Sayın Deedat ile Yüksel’in, sorularını derlemek için başvurdukları batılı kaynaklar, Kutsal Kitap’ın, Allah’ın vahyi olduğuna inanmayan kişiler tarafından yazılmıştır. Bu kişiler Tevrat, Zebur ve İncil’in asıl nushalarını bile, Tanrı’nın sözü olarak kabul etmeyip, eski zamanlarda insanlarca yazılmış efsanelerden oluştuğunu söyleyip duran insanlardır. Tabii ki, dağa çamur atarak kimse onu yerinden oynatamaz; aynı şekilde Kutsal Kitap tarih boyunca binbir saldırıya uğramış ve yine uğrayacak, ama hiç bir zaman sarsılmadığı gibi, yine sarsılmayacaktır. “Ot kurur, çiçeği düşer, ama Rab’bin Sözü sonsuza dek kalıcıdır!” (Yeşaya 40:8)

Sayın Yüksel’in, çalışmasında yararlandığı bu “bilginler”, yorumlarında, mucizeleri veya ön bildirileri kaydeden bölümleri hedef alarak temelsiz kuramlarına göre, Allah’ın Sözü’nü parçalayıp onu çelişkili göstermeye çabalamaktadırlar. Bu parçalama yönteminin güzel bir örneği olarak “Tevrat kaynakları” başlığı altındaki paragrafa bakabilirsiniz (Deedat ile Yüksel, Kitabı Mukaddes Allah Sözü müdür?, s. 114). Fakat bu kişilerle ilgili Allah’ın uyarısı şöyledir: “Bırakın onları; onlar körlerin kör kılavuzlarıdır. Eğer kör köre kılavuzluk ederse, her ikisi de çukura düşer!” (Matta 15:14).

Aslında Kuran’da kaynakça olarak sürekli başvurulan Tevrat ve İncil’in, bazı Müslüman çevreler tarafından sonradan hükümsüz hale geldiği ve değiştirildiği iddiası, “bindiği dalı kesen Nasrettin Hoca” fıkrasına benziyor. Sayın Yüksel ile emektaşları, bir yandan savlarını desteklemek için Kutsal Kitap’a başvurup, diğer yandan da O’nun geçerliliğini çürütmeye çabalıyorlar. Bunu yine başka bir örnekle açıklayacak olursak, birinin mahkemede kendisini savunması için seçtiği tanığı, sahtekâr diye suçlamasına benziyor!

Her neyse, daha sonra Sayın Yüksel Kuran’dan şu sözleri Mesih İnanlılarına yöneltiyor: “Eğer doğru sözlüler iseniz delilinizi getiriniz!” (sayfa 107). İşte bizler de bu bölümde bizden istenen delili getireceğiz.

Ayrıca kitabındaki sorulara nezaket açısından bakılırsa, Sayın Yüksel’in kullandığı dilin ve konuya yaklaşımının pek nazik ve samimi olduğu söylenemez. Tersine o, alaycı ve kötüleyici bir şekilde yazıyor. Soruları böylece sormakla da, Kutsal Kitap gerçeğini aramayıp, amacının ancak onu kötülemek olduğunu açıkça gösteriyor.

Kitaptaki soruların çoğu oldukça saçmadır. Kendini bir Kutsal Kitap araştırmacısı olarak göstermeye çalışsa da, pek başarılı olduğu söylenemez. Yine de, konuya yabancı olan okuyucu için, Sayın Yüksel’in, kitabında aktardığı sorularda birçok önemli konu arasında gerçekten çelişkili görünen ayetler vardır. Bu yüzden gerçeği içten arayan kişilere, bu soruların cevabını mümkün olduğu kadar iyi, ciddi ve tatmin edici bir şekilde vermeye çalışacağız.

Sayfa 110’daki soru listesinde 62 soru varken, onu izleyen sayfalarda, 63 soruya rastlıyoruz (s.139’daki “Şehadeti Doğru Muydu?” sorusu listede yer almıyor). Acaba burada bir çelişki var mı? Her neyse, bu 63 soruyu teker teker ele alıp derinlemesine inceleyeceğiz.

Sayın Yüksel, sorularına başlamadan önce Kutsal Kitap’ın “Yeni Ahit” olarak bilinen bölümünü tanımlamaya kalkışıyor. Özellikle Matta, Markos, Luka ve Yuhanna “İncilleri”ni, birkaç uyduruk iddiayla çürütmeye çalışmaktadır (Deedat ile Yüksel, Kitab-ı Mukaddes Allah Sözü müdür?, s.114-117). Bu uydurmalar tamamen temelsizdir. Bunlar Türkiye’de çok yaygın olduğu için, “Dört İncil”, yani tek Mesih’e dörtlü tanık konusunu aydınlatmaya, kitabımızın V. bölümünü, tamamen ayıracağız (Bkz: “İncil mi İncil’ler mi?” s. 237-255).

Şimdi değerli okuyucularımız, bu soruların bir kısmına neden olan bazı yanlış düşünceleri ele alalım:

SORULAR ÜZERİNDE GENEL YORUM

Yanıtlayacağımız soruların çoğu, Mesih’in günümüz izleyicileri için bir sorun oluşturmamaktadır. Sayın Yüksel’in doğru olarak anlayıp saygı duymuş olsaydı, Kutsal Yazıları hakkında sormuş olduğu soruların çoğunu sormayacak ve yapmış olduğu eleştirilerin çoğunu yapmayacak olduğu özellikle iki konu vardır. Bu iki konu, Kutsal Kitap’ın ilahi esini ve metninin günümüze gelişi konularıdır. Bu konuları daha iyi anlamamızı sağlamak için her birine özellikle eğileceğiz.

İlahi Esin

Hristiyanların Kutsal Kitap’ın İlahi Esinini anlayışları Müslümanların Kuran’ın İlahi Esinini anlayışlarından önemli bir biçimde farklıdır. Müslümanların Kutsal Kitap’ı yanlış anlaması ve reddetmesinin nedeni çoğunlukla budur.

Müslümanlar, Kuran’ın her ayetinin peygamber Muhammed’e başmelek Cebrail tarafından dikte ettirilen gerçek Tanrı sözü olduğuna inanırlar. Muhammed, Tanrı’nın Sözünün kendisi aracılığıyla geldiği bir kanaldan daha öte bir şey değildi. Ancak Kutsal Kitap daha farklı bir esin fikri sunmaktadır. Tanrı’nın, yazmak için insanları ve onların doğal zekalarıyla karakterlerini kullandığını görüyoruz. “İnsanlar Kutsal Ruh’ça yönetilerek Tanrı’nın sözlerini ilettiler” (II. Petrus 1:21). “Yönetilme” mecazı denizcilikle ilgili bir sözcüktür. Yelkenlerini açıp rüzgar tarafından yönetilen bir tekne için kullanılabilir. Böylece, Tanrı’nın hizmetkârlarının itaatkâr ve kabul eder bir tutumla “yelkenlerini açtıklarını” ve Kutsal Ruh’un onları doldurup O’nun istediği yöne yönelttiğini söyleyebiliriz. Esin, sadece pasif bir alış değil, Tanrı’yla aktif bir işbirliği yapmaktı.

Bu nedenle, Kutsal Kitap’taki kutsal yazılarının diğer antik kitaplarda paralellerinin olması önemlidir. Tanrı, belirli tarihsel yer, zaman ve ortamlarda insanlar aracılığıyla konuşmuştur. “Kutsal Kitap ayetlerinin ikili doğasını kabul etmeliyiz: Bir yandan Tanrı tarafından esinlendirilmiş bir kitaptır, ama diğer yandan içinde insansal öğe vardır. Tanrı, ölü aletler değil yaşayan insanlar kullandı. İnsan kişiliğini bir kenara atmadı, bunun yerine Kendi esinini kaleme alan insan yazarların kişiliğini kendisini kullandı.”

Kitaplarında bulunan çok değişik stiller ve içeriklerden ötürü bu gerçek özellikle Eski Antlaşma (Tevrat ve Zebur) etüdünde önemlidir. İçinde politik önderler ve askeri generaller, çobanlar, krallar, esirler ve sakiler tarafından yazılmış olan tarih, soyağaçları, kanunlar, şiirler, ilahiler ve peygamberlikler (kehanetler) buluruz. İman kahramanlarının hem büyük kahramanlıklarını hem de günahlarını kaydeder. Ama Tanrı’nın sözünü bizim için bu kadar uygun kılan buradaki insanlık ve çeşitliliktir. Tanrı’nın sözünü bizim için bu kadar uygun kılar. “Bu Kutsal Kitap’ın anlatılmaz değeridir: mükemmel bir biçimde ve bütünüyle ilahidir… buna karşın insan tarafından yazılmış olduğu için insana mükemmel bir biçimde ve bütünüyle uygundur.”

Böylece Müslümanların uslamlamalarının aksi olarak, Kutsal Kitap’ın ilahinin yanı sıra insansal izler ve özellikler taşıması bir dezavantaj değil kesin bir avantajdır. Esas Ayetleri, Tanrı’nın insanların yazmasına neden olmasıyla yazılmıştı. Bizler, Tanrı’nın yazma işlevinde kullarının kafalarını ve ellerini kullandığına inanıyoruz. Bu kullar kendi günlerinin stilinde yazdılar. Tanrı’nın esininin kendisini, insanlığın anlayabileceği bir biçimde kayda geçirdiler.

Ancak, Tanrı sadece kullarının yazmasına neden olmadı, aynı zamanda onların yazdıklarının yüzyıllardır dikkatle korunup günümüze gelmesini sağladı. Başkaları ne iddia ederlerse etsinler, Tanrı’nın Kendi ayetlerinin herkesin okuması ve gerçeğin bilincine erişmesi için korunmasının icabına baktığından emin olabiliriz. Bundan başka herhangi bir şey önermek, Tanrı’nın Kendisinin dürüstlüğüne saldırıda bulunmaktır.

Eğer Müslümanlar Kutsal Kitap’ı eleştirmek istiyorlarsa bunu Kutsal Kitap’ın kendisinin olduğunu iddia ettiği şeye dayanarak yapmalıdırlar. Kutsal Kitap’ı Kuran’ın nasıl esinlendirildiği hakkındaki kendi görüşlerine dayanarak eleştiren Müslümanlar, burada verilen yanıtların bazılarıyla tatmin olmayacaklardır. İki top oyununu birbiriyle karşılaştıran insanlar gibi olacaklardır. Türkiye’de futbol ve voleybol oynarız. Her oyun bir topla oynanır. Ancak voleybol oyuncusu, futbol oyuncusunun topa her zaman tekme attığından şikayet ederse, eleştirisi geçersizdir. Sadece futbol kuralları konusunda cahil olduğunu göstermiş olur. Müslüman, Kutsal Kitap’ı, Kuran’ın kendisine geldiğine inandığı yola dayanarak eleştirirse onun eleştirileri de aynı şekilde geçersizdir. Sadece Kutsal Kitap’sal esin görüşünü anlamadığını göstermektedir.

Tanrı’nın Kutsal Kitap’ın esini ve bugünümüze gelmesi sürecinde insanları araç olarak kullanması Mesih İnanlılarını rahatsız edip endişelendirmez. Tanrı Tanrı’dır ve istediği kişiyi ya da şeyi kullanır.

Metnin Günümüze Gelişi

Sayın Yüksel’in bize sunduğu soruların birçoğu Kutsal Kitap metninin günümüze gelişiyle ilgilidir. Müslümanların metni bilginlerin incelemesine maruz bırakmaktaki isteksizliğinden ötürü Kuran’ın değişik metinleri yoktur (sayfa 78-83’de açıklandığı gibi). Müslümanlar Kuran’ın sadece bir tek elyazmasında var olduğunu da ve bu yüzden hiçbir değişik metni olmadığında ısrar ederlerse, tarihsel gerçeklerle yüz yüze gelmemekte devam etmektedirler.

Ancak Mesih İnanlılarının saklayacak sırları yoktur. Bulunan her elyazması ve her elyazması kısmı bile dikkatle korunmuştur. Bu, iki şeyi göstermiştir: a) yüzyıllar boyunca çok az sayıda metinsel yanlışlar yapılmıştır, ve b) bu elyazmalarının hayretler verici doğruluk ve çok titiz dikkatle kopya edildiklerini bugün herkes açıkça görebilir. Tabii ki Müslümanların bugüne kadar böyle bir geliş kayıtları yoktur, çünkü Kuran’ın (Osman’ınkinden başka) bütün elyazmaları yok edilmiştir (bkz. sayfa 77-78).

Sayın Deedat ve Sayın Yüksel gibi adamların, Kutsal Yazıları eleştirmek için birçok elyazmasındaki değişiklikleri göstermelerine karşın, Mesih İnanlılarının bu konuda farklı bir tavrı vardır. Bunları saklamaya çalışmak yerine, değişiklikler incelenmiş ve Kutsal Kitap’ın birçok çağdaş çevirisinde herkesin görmesi için dipnotlar olarak konulmuşlardır. Belki Sayın Deedat ve Sayın Yüksel bunun farkına varmamışlardır ama bunlar Kutsal Kitap’ın bize nasıl geldiğini görmek için onu kendi kendilerine etüt etmelerine yol açarak Mesih İnanlılarına büyük bir hizmette bulunmuşlardır. Bu antik elyazmalarının güvenilirliği ve hiçbirinde birbirinden büyük bir fark olmaması kendilerinden Kutsal Kitap’ı tercüme ettiğimiz bugün elimizde olan metinlerin ne kadar güvenilir olduğunu gösterir. Bu yüzden, bugünümüze gelirken içine yanlışlar eklendiğini ve Kutsal Kitap’ın tutarsız olduğunu söyleyerek onu eleştirenler gerek kutsal olsun gerek laik olsun antik belgelerin doğası hakkında ciddi bir anlayış eksiklikleri olduğunu göstermektedirler. Elyazmalarında aşağıda ele alacağımız biçimdeki geçirme hatalarının var olması onların güvenilirliğini ve doğruluğunu kanıtlar.

Eski Antlaşma’nın (Tevrat ve Zebur’un) kendilerini destekleyen birçok antik elyazmaları vardır. Bunların en eskileri 1947’de keşfedilen Qumran kitaplığındandır. Bunların tarihleri M.Ö. 3’cü yüzyıla kadar dayanır, ki bu da çok eski bir tarihtir (Muhammed’ten dokuz yüzyıl öncedir). Bu elyazmaları, daha önce Kutsal Kitap’ı tercüme etmekte kullanılan elyazmalarından yaklaşık 1000 yıl daha eskidirler. Lut Gölü cıvarında bulunan bu elyazmaları, o zamana kadar kullanılan elyazmaları kendilerinden neredeyse 1000 yıl kadar yeni oldukları halde hiçbir önemli metinsel değişiklik taşımadıklarını gösterirler. Bu, Eski Antlaşma’nın elyazmalarına büyük bir dikkat ve saygıyla davranıldığını gösteren hayret verici bir tanıklıktır. Elimizdeki Yeni Antlaşma (İncil) elyazmaları ve onların günümüze nasıl geldiklerinin özeti için 47’nci soruya bakınız (s.185-188).

Tabii ki bütün antik belgeler, eğer gerçekseler, yazıcılar ve onları kopya edenler ne denli dikkatli olursa olsun insanlar tarafından geçirilmelerinin işaretlerini taşımaktadırlar. Bu notta, (onları kasti olarak yanlış anlamak isteyen o insanlar hariç) Kutsal Kitap’ın okunma ve anlaşılmasını etkilemediklerini göstermek için Kutsal Kitap ayetlerinin geçirilmesinde ortaya çıkan türdeki hataları sunmak istiyoruz.

Antik metinleri etüt edenler, geçirme hatalarının genellikle iki ana alanda olduklarını öğrenmişlerdir:

1) Sayıların kaydedilmesinde. Antik dil sistemlerinin bugün bizim yaptığımızdan çok daha değişik bir biçimde sayı kaydetme yolları vardı. Örneğin Soru 13’ün yanıtında gösterdiğimiz gibi yazıları yanlış okumak çok kolaydır. Soru 8, 12 ve 15’de aynı türde sorulardır.’ Soru 8’de Yehoakin’in yaşının 8 mi yoksa 18 mi olduğu sorulmuştur. Bir metin uzmanı, hatta böyle şeyleri öğrenmek için zamanını vermiş biri bile bir elyazmasında sayının silinmiş, lekelenmiş ve bu yüzden yanlış okunmuş olduğundan ötürü metni kopya eden kişinin yanlış yazdığını hemen anlayabilir. Aynı şekilde Soru 12’de Ahazya’nın kral olduğunda 22 mi yoksa 42 yaşında mı olduğu sorulmuştur. Bunlar bu tür antik belgelerde çok görülen ve bilinen kopya eden kişinin hatalarıdır.

Bazen büyük sayıların paralel metinlerde değişik oldukları görülür. Örneğin Soru 4, Davut’un 700 mü yoksa 7000 mi savaş arabası sürücüsü olduğunu ve Soru 7 Süleyman’ın süvarileri için 4000 mi yoksa 40.000 mi ahırı olduğunu sormaktadır. Bu büyük sayıların çoğu binlerle dile getirilir. Sayıları yazmada sık sık alfabetik harfler kullanılırdı. Binler harfin üzerine konulan noktalarla belirtilirdi. Böylece üzerinde iki nokta olan İbrani alfabesinin ilk harfi olan, “alef” bin anlamına geliyordu. Elyazması eskidikçe harflerin üzerinde noktalar olup olmadığını anlamak gitgide zorlaşırdı. Böylece 700’ü 7000 olarak okumak işten bile değildi.

2) İsimlerin Kaydedilmesi. Özellikle yabancı ve çok bilinmeyen isimlerin doğru bir şekilde kopya edilmesi çoğunlukla zor olmaktaydı. Soru 17’de II. Samuel 8:17 ve I. Tarihler 18:16’daki değişiklikler buna iyi birer örnektirler. Samuel’deki bölümün dediği gibi Seraya ya da Tarihler’de geçtiği gibi Şavşa büyük bir olasılıkla bir yabancıydı. Bu yüzden ismi değişik biçimlerde geçmektedir.

Soru 9’da Alâmet’in, Azmavet’in ve Zimri’nin babasının kim olduğu bize sorulmuştur. İki paralel bölümde, Yehoadda ve Yara olarak iki değişik isim geçtiği kaynak gösterilmiştir. İngilizce’de bile, anlatımlardan birinin ismin kısa halini kullandığını, bunun büyük bir olasılıkla aynı kişi olduğunu görebiliriz. Bu da çok görülen bir şeydir, ve bir çelişki olmaktan uzaktır, gerçek bir antik eser olmanın özelliklerini taşımaktadır.

Son olarak, Kutsal Kitap’ta çelişkiler gibi görünen sorulara yanıt bulmak için kabul edilmiş bir Hristiyan bilgine danışmak gibi ciddi bir çaba gösterilmişe benzememektedir. Eğer bu sorulara yanıt bulma arzusu gerçekten var olsaydı, sorular çok az bir araştırmayla çabucak yanıtlanabilirdi.


63 Soruya 63 Cevap

1. “Şelah kimin oğlu idi?”

2. “Harun nerede öldü?”

3. “Yesse’nin kaç oğlu vardı?”

4. “700 mü 7000 mi? Atlı mı yaya mı?”

5. “Davud’u kim tahrik etti, Allah mı Şeytan mı?”

6. “Üç yedi’ye eşit mi?”

7. “Hz Süleymanın atları için kaç ahırı vardı?”

8. “Yehoyakim kaç yaşında kral oldu?”

9. “Alamet’in, Azmavet’in ve Zimri’nin babası kimdi?”

10. “800.000 mi, 1.100.000 mi? 500.000 mi, 470.000 mi?”

11. “İkişer mi, yedişer mi?”

12. “Ahazya kaç yaşında kral oldu? Babasından kaç yaş büyüktü?”

13. “Kral Baaşa hortladı mı?”

14. “Kâhyalar işten kaytarıyor muydu?”

15. “Çelişkiler bahçesi” (Ezra 2 ve Nehemya 7)

16. “Saul’un kızı Mikal çocuk doğurdu mu?”

17. “Çelişkiler galerisi”

18. “İnsanoğlu en çok kaç sene yaşayabilir?”

19. “Hz. Âdem ağacın meyvesinden yediği gün öldü mü?”

20. “Allah yorulur mu?”

21. “Allah derede oturanları kovamadı mı?”

22. “Tanrı’nın burnundan duman yükseldi mi?”

23. “Allah pişman olur mu, olmaz mı?”

24. “Allah’ı, kimse gördü mü?”

25. “Hz. Yakub insan mıydı?”

26. “Kocan seni yaratan mı?”

27. “Tevrat’ı Hz. Musa mı yazdı?”

28. “Hz. İsa Davud’un Oğlu mu değil mi?”

29. “Davud’un hangi oğlu Hz. İsa’nın atasıdır?”

30. “İsa’nın dedesi Yakup mu Heli mi?”

31. “Unutulan nesil?”

32. “‘Admin’ neden kayboldu?” (Luka 3:33)

33. “İsa Celile’de mi yoksa Yahudiye’de mi itibar gördü?”

34. “Kim yardım istedi? Yüzbaşı mı, ihtiyarlar mı?”

35. “Çıkarken mi, yaklaşırken mi?”

36. “Sıpa ile beraber eşek var mıydı?”

37. “Şehadeti doğru muydu?”

38. “Ağaç ne zaman kurudu? Ağacın suçu neydi?”

39. “Horoz kaç kere öttü?”

40. “Haç’ı kim taşıdı? Simun mu, İsa mı?”

41. “Yahuda İsa’yı öptü mü, öpmedi mi?”

42. “Yahuda İsa’yı neden öptü?”

43. “Haydutların akıbeti?”

44. “Kabirlerden çıkan cinliler kaç kişiydi?”

45. “İsa’yı kaç kişi kefenledi ve kabre koydu?”

46. “Mezarda kaç melek gördüler?”

47. “İncil’deki katmalar ve çıkartmalar…”

48.”Baba ve Oğul!”

49. “Allah ‘Üçlük’ Allahı mıdır?”

50. “Apandisit ameliyatı!” (I. Yuhanna 5:7)

51. “İsa Hristyanların inandığı gibi Rab olsa idi…” (Markos 10:18; 13:32; Yuhanna 1:18)

52. “‘Baba’ ve ‘Oğul’, bazı yerlerde mecazî anlamda mıdır?” (Matta 5:9; 6:14; Luka 20:36; Yuhanna 8:47; I. Yuhanna 5:18-19)

53. “Allah birdir, Ondan başka ilah yoktur!” (Tesniye 4:39; 6:4; 32:39; I. Samuel 2:2; I. Krallar 8:60; Yeşaya 45:5, 6; Matta 4:10; 6:24; Markos 10:18; 12:29; Luka 18:19)

54. “İsa Aleyhisselâm Allah-u Teala’nın kulu ve resulüdür” (Matta 12:15-21; 21:11, 46; Luka 7:16; 24:19; Yuhanna 4:19; 6:14; 9:17)

55. “Peygamberlere yapılan çirkin iftiralar”

56. “Hristiyanlık barışçı mı?”

57. “Hz. İsa, geleceğe ait haberinde yanıldı mı?”

58. “Cehennem ateşi var mıdır?”

59. “Hz. İsa’nın vazettiği İncil hangisidir?”

60. “Pavlus’un marifetleri” (Elçilerin İşleri 22:3-10; 9:26; 15:36-41; Galatyalılar 2:10-14)

61. “Hz. İsa (haşa) lanetli miydi?”

62. “Hz. İsa Pavlus’u lanetlemişti”

63. “Hz. İsa son peygamber mi dir?”

Şimdi her bir soruya cevap vereceğiz, fakat cevapları aynı veya birbirine benzer olan bazı sorular vardır. Bu tür soruların birine ayrıntılı bir cevap, diğerlerine ise kısa bir cevap ile birlikte ayrıntılı bilgiyi bulmak için bakılması gereken yeri gösteren not bulunmaktadır.

1. “Şelah kimin oğlu idi?”

Ve Arpakşad otuz beş yıl yaşadı, ve Şelahın babası oldu (Tekvin 11:12)Eber oğlu, Şalah oğlu, Kenan oğlu, Arfakşat oğlu, Sam oğlu, Nuh oğlu, Lamek oğlu, (Luka 3:35-36)

Bu sorudaki söz konusu olan edebi tür “soy tetkiki”dir. Bu soruyu yanıtlamadan önce, soy tetkiklerinin nasıl oldukları ve işlevleri hakkında bir şeyi anlamak önemlidir. Ancak o zaman bu edebi türü kendi çerçevesi içinde anlayabilir ve eleştirisel gözlemlerimizi adilce yapabiliriz. Soy tetkiklerinin bazı ortak özellikleri vardır:

a) Soy tetkiksel edebiyatta sözcükler her zaman harfi harfine sözlük anlamlarına gelmezler. ‘Oğul’ gibi bir sözcük ‘-nin soyundan gelme’ anlamına ve ‘nesil’ sözcüğü ‘birkaç nesil’ anlamına gelebilir. Böylece soyağaçlarını kronolojik ölçüler olarak kullanmak, onları hiçbir zaman olmaları tasarlanmamış bir şey olarak kullanmak demektir.

b) Soyağacının istenilen bir kalıba uyması ya da teolojik bir maksadı yerine getirmesi için nesillerin ya da bireylerin soyağacında bulunmaması ender görülen bir durum değildi. Bununla söylenmek istenen soyağaçlarının yazarların hayal gücüyle uydurulmuş ya da yaratılmış oldukları değildir. Bu edebiyat türü, antik dünya yazarları arasında o zaman anlaşılan ve kabul edilen belirli ölçüde bir serbestliğe uygun görülürdü. Bu eğer o zaman bir sorun olmadıysa şimdi de bizim için bir sorun olmaması gerektir.

c) Bazı soyağaçları geriye, bazıları da ileriye doğru yapılmış olabilirler. Geriye doğru giden tür, genellikle belirli bir kişinin soyunun diğer bir önemli kişiye kadar uzandığını, ilk ve son kişi arasındaki aile bağını aradaki kişileri bağlantıyı yapmaktan başka bir nedenle belirtmeden göstermek için kullanılır. Örneğin, I. Tarihler 6:33-43’deki soyağacı sadece Heman’ın soyunun Levi’ye kadar uzandığını gösterme amacıyla yazılmıştır. Ezra 7:1-5’deki soyağacı Ezra’nın soyunun Harun’a kadar uzandığını göstermeye çalışır. İleriye doğru olan soyağacı türü ise sık sık bağlantısı olan kişilerin yaşlarını ve yaptıkları hakkında bilgiler içerir. Buna iyi bir örnek, Tekvin 5’te Âdem’den Nuh’a kadar olan nesillerin verilişidir.

Kutsal Kitap uzmanları, zamanın buna benzer Kutsal Kitapsal olmayan edebiyatını inceleyerek antik doğuda kullanılan soyağaçlarını nasıl anlamamız gerektiği konusuna epey ışık tutmuşlardır.3 Zamanın dinsel olmayan kaynaklarından bu örnekler, antik çağlarda insanların nasıl yazdıklarını ve yazılarından beklentilerinin ne olduğunu anlamamıza yarar. Eleştirilerimiz sadece o zamanın yazı stilleri ve uygulamaları hakkındaki bilgisizliğimizi yansıtıyorsa, Kutsal Kitap soyağaçlarında çelişkiler bulmakta fazla acele etmeyelim.

Şimdi bizim sorumuz. The New Bible Dictionary (Yeni Kutsal Kitap Sözlüğü)4 İbranice “ben” sözcüğünün sadece oğul değil torun ya da soyundan anlamına da geldiğini belirtmektedir. Soyağacını yazarın anlatmaya çalıştığı ana teolojik noktayı anlamadan harfi harfine incelemek metnin yanlış anlaşılmasına neden olur. “Şela kimin oğluydu?” gibi sorular sormak, sadece soruyu soranın okumakta olduğu edebiyat türünü anlamadığını ve her iki bölümde de söylenmek istenen şeyi anlamadığını gösterir. Tekvin 11 ulusların oluşumunu gösteren genel bir liste içerir. Luka 3’te yazar sadece İsa’nın ‘Tanrı’nın Oğlu’ olduğunu göstermek için geldiği soyu göstermeye çalışmaktadır (3:38).

2. “Harun nerede öldü?”

Ve Musa RABBİN emrettiği gibi yaptı; ve bütün kavmın gözü önünde Hor dağına çıktılar. Ve Musa Harunun esvabını çıkardı, ve onları oğlu Eleazara giydirdi; ve Harun orada, dağın tepesinde öldü; ve Musa ile Eleazar dağdan indiler.(Sayılar 20:27-28)Ve Harun Hor dağında öldüğü vakit yüz yirmi üç yaşında idi.(Sayılar 33:39)Ve İsrail oğulları Beerot Bene-yaakandan Moseraya göç ettiler. Harun orada öldü, ve orada gömdüler; ve oğlu Eleazar onun yerine kâhinlik etti.(Tesniye 10:6)

Hor bölgesi herhalde büyük dağlık bir bölgeydi. Sayılar bize O’nun kesin olarak dağda öldüğünü söyler. Yazar burada Harun’un kahin esvabının nasıl oğluna geçtiğini göstermeye uğraştığından belli ki teolojik bir nokta ile ilgilenmektedir. Mekanın dağ olması Sayılar’ın metni için çok önemlidir. Ne de olsa Tanrı’nın halkına dağlarda birçok önemli şey olmuştur. Tesniye, Harun’un öldüğü yer olarak Moserah’dan söz eder. Neden besbelli farklı bir mekân? Belki de Moserah, Hor’un bulunduğu dağlık bölgenin adıydı.5 Örneğin bir hafta sonu Uludağ’a kayak yapmaya gittiğini söylemek de mümkündür, Bursa’ya kayak yapmaya gittiğini söylemek de mümkündür. Anlatmak istediğimiz yer aynıdır, tek fark Uludağ’ın belirli bir yer, Bursa’nın ise daha genel bir bölge olduğudur.

Ancak burada Eski Antlaşma’daki yerlerin isimleri hakkında bir şey söylemeliyiz. Sözü edilen birçok yerin tam olarak coğrafi konumu konusunda hatırı sayılır bir belirsizlik vardır. Bu, genelde arkeoloji bilimine ait olan, çok görülen bir zorluktur ve antik dünya hakkındaki bütün araştırmaları etkilemektedir. Sözü edilen zaman hakkında güvenilir coğrafi bilgiye sahip olmadığımızdan metindeki açık çelişkileri göstermek tereddüt etmemize neden olmalıdır.

3. “Yesse’nin kaç oğlu vardı?”

Ve Yesse oğullarından yedisini Samuelin önünden geçirdi. Ve Samuel Yesseye: RAB bunları seçrnedi, dedi. Ve Samuel Yesseye dedi: Çocukların hepsi bu mu? Ve dedi: Daha en küçüğü var, ve işte, koyunları güdüyor.(I. Samuel 16:10-11)…dördüncü oğlu Netanelin, beşinci oğlu Raddayın, altıncı oğlu Otsemin, yedinci oğlu Davud’un babası oldu.(I. Tarihler 2:14-15)

I. Samuel 16:11, Davut’un Yesse’nin sekizinci ve en küçük oğlu olduğunu çok açık bir biçimde dile getirmektedir. Dahası, I. Samuel 17:12 Yesse’nin sekiz oğlu olduğundan söz etmektedir. I. Tarihler 2:14-15 Yesse’nin oğullarını isimleriyle sayar ve Davut sıralamada yedinci ve son olarak gelir. Bundan, hemen ayetin metninde çelişki olduğu sonucuna mı varmalıyız? Tabii ki hayır! Aslında durumun açıklaması çok basit olabilir. Kutsal Kitap bilginleri aşağıdaki olasılıkları önermişlerdir:

1) Yesse’nin oğullarından biri genç yaşta ölmüş ve bu da oğulların sayısını yediye indirmiş olabilir.6

2) Bu soyağaçsal listelerin teolojik kullanımlarını akılda tutarak belki de Tarihler’in yazarı onun Tanrı tarafından sevilen olduğunu gösterip Davut’a özel bir yer vermek isteyerek onu yedinci sıraya koymuş olabilir.7 Yedi sayısı, Kutsal Kitap’ta sık sık kusursuzluk ve bütünlüğü simgeler. Teolojik önem taşıyan şeyleri belirtmek için nesiller ya da bireylerin soyağaçlarına dahil edilmesi sık görülen bir şeydir. Soyağaçları hakkındaki notumuza bakınız.

4. “700 mü 7000 mi? Atlı mı yaya mı?”

Ve Suriyeliler İsrailin önünden kaçtılar; ve Davud Suriyelilerden yedi yüz araba cenkçilerile kırk bin atlı telef etti, ve ordu başbuğu Şobakı vurdu, ve o orada öldü.(II. Samuel 10:18)Ve Suriyeliler İsrailin önünden kaçtılar; ve Davud Suriyelilerden yedi bin araba cenkçilerile kırk bin yaya asker öldürdü, ordu başbuğu Şofakı da öldürdü.(I. Tarihler 19:18)

II. Samuel’e göre Davut 700 araba cenkçileri ve 40,000 yaya asker öldürdü. Ama I. Tarihler Davut’un 7000 araba cenkçileri ve 40,000 yaya asker öldürdüğünü kaydeder. Bunlardan hangisi doğrudur?

Mesih İnanlıları Kutsal Kitap’ın çağlardan beri dikkatle korunduğuna inanırlar. Yazıcılar tarafından yürütülen dikkatli kopyalama işlemini biliriz. Ancak Mesih İnanlılarının itiraf ettikleri bir şey varsa o da, Tanrı’nın Kutsal Ruh’u aracılığıyla Yazılı Sözünü yüzyıllar boyunca sadakatle koruduğu halde bunu yerine getirmek için kullandığı süreç insansaldır. Kopyalayanlar insandır. Sözde çelişkiler olarak sunulan ayetlerin bir yazıcının kopyalama işleminde yapmış olduğu çok az hatalardan birinin örneği olması çok olasıdır. Hangi ayet doğrudur? Her iki şekilde de bunun pek fazla önemi yoktur çünkü metine zarar gelmemiştir ve her iki ayette de Davut’un önemli zaferi çok açık bir biçimde bellidir.

Yukarıdaki ayetler gibi ayetlerin Kutsal Kitap ayetlerinin herhangi bir şekilde değiştirildiği iddialarına karşı gerçekten de kuvvetli birer kanıttırlar. Eğer değiştirilmiş olsalardı, tutarlı bir okuma parçası sunmak için yukarıdaki ayetteki gibi yazıcıların yaptığı hataların düzeltilmiş olmasını beklerdik. Neden mi? Herhangi birisi Kutsal Kitap’ı çelişkiler içermekle suçlamasın diye! Bakınız Metinin Günümüze Gelişi hakkındaki bölüm (s. 139-140).

5. “Davud’u kim tahrik etti, Allah mı Şeytan mı?”

Ve İsraile karşı RABBİN öfkesi yine alevlendi, ve: Git, İsraili ve Yahudayı say, diye Davudu onlara karşı tahrik etti. (II. Samuel 24:1)Ve Şeytan İsraile karşı kalktı, ve İsraili saymak için Davudu tahrik etti.(I. Tarihler 21:1)

II. Samuel’deki ayette Davut’u tahrik edenin Tanrı’nın Kendisi imiş gibi görünür, ama I. Tarihler’de bunu yapanın Şeytan olduğu söylenir (Bkz. s. 96-97).

Kutsal Kitap ve onun öğretilerini bilenler için bu ayetler açık bir çelişki anlamına gelmezler. Tanrı her zaman her şeyi yönetmektedir ve birçok durumda Şeytan’a Tanrı’nın hizmetkârlarını ayartıp sınamak için izin verir. Bireyin yaşamındaki sıkıntılarda, hem Tanrı’nın hem de Şeytan’ın rolü olmasının iyi bir örneği de Tanrı’nın hizmetkârı Eyüp’ün durumunda görülür. Tanrı, Eyüp’ün Şeytan’ın elinden birçok felaketler yaşamasına izin verdi, ancak Tanrı’nın amacıyla Şeytan’ın amacı tamamiyle farklıydı. Tanrı, sıkıntının terbiyesiyle Eyüp’ün imanını arıtıp kuvvetlendirmek istiyordu. Şeytan ise, Eyüp’e verebileceği kadar zarar vermek istiyor, hatta Eyüp’e Tanrı’yı lanetletmeye çalışıyordu (Eyüp 1 ve 2). Sonuçta Eyüp’ün Tanrı’ya olan imanı arttı ve Tanrı’ya olan güveninin haklı olduğu ortaya çıktı.

Kutsal Kitap hem Tanrı hem de Şeytan’ın işbaşında olduğu birçok durum içerir, ama her ikisinin de amaçları ayrıdır. Tekvin 37, Yusuf’un ağabeylerinin onu sonra Mısır’da köle olarak satan tüccarlara satmalarının korkunç öyküsünü anlatır. Tekvin’in son bölümünde Yusuf, ağabeylerinin kendisine zarar vermeyi istedikleri halde Tanrı’nın buna izin vermekteki amacının iyilik olduğunu kabul eder. Bu, Şeytan burada direkt bir şekilde işin içinde olmadığı halde, Tanrı’nın ağabeylerin kötü davranışlarını kullanıp onlardan (insanları kıtlıktan kurtarmak gibi) iyi bir sonuç çıkarttığı durumlardan biridir.

I. Petrus 5:8-11’de Şeytan’ın yutacak birini arayarak kükreyen bir aslan gibi dolaştığını okuyoruz. Ama Mesih İnanlısı bir süre acı çektikten sonra onu eski konumuna döndürecek olan ve sıkıntılarından ötürü onu daha kuvvetli yapacak olan Tanrı’dır.

Öyleyse Davut’u kim tahrik etmişti? Tarihler’in yazarı mı doğruyu söylemektedir yoksa Samuel’deki anlatım mı doğrudur? Bu sorunun yanıtı, her ikisinin de doğru olduğudur. Tanrı’nın en iyi sonucu almak Şeytan’ın da en büyük zarara neden olmaya çalışmak amacıyla, hem Tanrı hem de Şeytan’ın kişinin karar vermesi işine karışmaları olasıdır. Davut’un neden nüfus sayımı yaptırdığı bize açık bir biçimde anlatılmamıştır ama daha önceki yaşamının simgesi olan Tanrı’ya olan tam güvenini bir yana bırakıp daha çok askeri kuvvete güvenmeye başlamışa benziyor. Bir nüfus sayımı yaptırmasında bir kötülük yoktu. Ne de olsa, Tanrı daha önce Musa’ya halkı sayması için talimat vermişti (Sayılar 1:2-3; 26:2). Ama Davut’un askeri kuvvetinin ne olduğunu anlamak isteğinin gerisindeki güdü çok yanlış olabilir. Hatta, Davut’un komutanı Yoab Davut’a Davut’un aldırmadığı bazı kuşkulardan söz etme cesaretini bile gösterdi (I. Tarihler 21:3). Böylece bunun aracılığıyla Tanrı Davut’a bir ders vermek istiyordu, bu da askeri gücün hiçbir sonucu olmadığıydı.

İşin içinde Şeytan da vardı ve şüphesiz o da Davut’un yanlış arzularını kendi menfaatine kullanmak istiyordu. Ancak sonunda, Şeytan arzularına erişemedi ama Tanrı hem Davut’a hem de İsrail’e öğrenmeleri gereken bir ders verdi ve ruhsal büyümelerinde kendilerine yardımcı olacak bir şekilde onları alçakgönüllü kıldı. Tanrı bu korkunç olayı çok iyi bir şeye dönüştürdü. Hastalığın bittiği yerde, Tanrı’nın meleği gelecekte yapılacak olan tapınağın Moriya Dağının tam tamına neresinde yapılması gerektiğini gösterdi (I. Tarihler. 21:18).

6. “Üç yedi’ye eşit mi?”

Ve Gad Davuda gelip ona bildirdi, ve kendisine dedi: Sana memleketinde yedi kıtlık yılı mı gelsin? yoksa düşmanların seni kovalarken onların önünde üç ay mı kaçarsın? yoksa memleketinde üç gün veba mı olsun? Şimdi düşün ve bak, beni gönderene ne cevap götüreyim? (II. Samuel 24:13)Ve Gad Davuda gelip ona dedi: RAB şöyle diyor: İstediğini al: ya üç yıl kıtlık; yahut düşmanlarının kılıcı sana erişerek seni sıkıştıranların önünde üç ay bitip tükenmek; yahut da üç gün RABBİN kılıcı, ve RABBİN meleği İsrailin bütün sınırlarında harap ederek memlekette veba. Ve şimdi bak, beni gönderene ne cevap götüreyim? (I. Tarihler 21:11-12)

Bu sadece metni kopya eden bir yazıcının hatası olabilir (Bkz. s. 97).

Ayrıca II. Samuel’in yazarı tarafından bize Davut’un Saul’un günahlarından birinin sonucu olarak Davut’un günlerinde üç yıl kıtlık oldu (21:1-2). Bu olay Tarihler’de kaydedilmemiştir. II. Samuel’in yazarı, bu üç yılı ve artı bu olayın gerçekleştiği ara yılı da 24’cü bölüme dahil ediyor olabilir. Samuel’de sözcükler farklıdır, “Sana yedi kıtlık yılı mı gelsin…?” Bunun anlamı yedi yılın sürekli ve kapsamlı olmasıydı. Davut’un cezası, kıtlığın üç yıl daha devam etmesi ve böylece toplam yedi yıl kıtlık olmasıydı.

Ancak Tarihler’de sadece Davut’la ilgili olan olaylar verilmektedir. Bu yüzden orada Saul’un günahlarından ötürü halkın üzerine gelen daha önceki kıtlık kaydedilmez. Bu yüzden kıtlığın bir kısmı olan Tanrı’nın Davut’a verdiği cezayı temsil eden kıtlığın üç yılı seçeneğini sunması uygundur.

7. “Hz Süleymanın atları için kaç ahırı vardı?”

Ve Süleyman’ın cenk arabaları için kırk bin ahır bölüğünde atları vardı, ve on iki bin atlısı vardı. (I. Krallar 4:26)Ve atlarla cenk arabaları için Süleymanın dört bin ahırı vardı, ve on iki bin atlısı vardı, onları araba şehirlerine, ve kıralın yanına,Yeruşalime koydu.(II. Tarihler 9:25)

Bakınız Bölüm II. ve Bölüm 5 (Sayıların Kaydedilmesi)

8. “Yehoyakim kaç yaşında kral oldu?”

Yehoyakin kıral olduğu zaman on sekiz yaşında idi; ve Yeruşalimde üç ay kırallık etti; ve anası Yeruşalimli Elnatanın kızı olup adı Nehuşta idi. (II. Krallar 24:8)Yehoyakin kıral olduğu zaman sekiz yaşında idi; ve Yeruşalimde üç ay on gün kırallık etti; ve RABBİN gözünde kötü olanı yaptı.(II. Tarihler 36:9)

Bakınız sayfa 139-140.

9 “Alamet’in, Azmavet’in ve Zimri’nin babası kimdi?”

Ve Ahaz Yehoaddanın babası oldu; ve Yehoadda Alemetin, ve Azmavetin, ve Zimrinin babası oldu; ve Zimri Motsanın babası oldu.(I. Tarihler 8:36)Ve Ahaz Yaranın babası oldu; ve Yara Alemetin, ve Azmavetin, ve Zimrinin babası oldu; ve Zimrı Motsanın babası oldu;(I. Tarihler 9:42)

Bakınız sayfa 140.

10. “800.000 mi, 1.100.000 mi? 500.000 mi, 470.000 mi?”

Ve Yoab yazılanların sayısını kırala verdi; ve İsrailde kılıç çeken sekiz yüz bin yiğit vardı; ve Yahuda adamları beş yüz bin kişi idi.(II. Samuel 24:9)Ve Yoab yazılan kavmın sayısını Davuda verdi. Ve bütün İsrail, kılıç çeken bin binler ve yüz bin kişi idi; ve Yahuda kılıç çeken dört yüz yetmiş bin kişi idi.(I. Tarihler 21:5)

Samuel İsrail’de 800.000 savaşan adam ve Yahuda’da 500.000 savaşan adam olduğunu kaydeder. Ancak Tarihler İsrail’de 1.100.000 ve Yahuda’da 470.000 savaşan adam olduğunu kaydeder.

Buradaki fark, dört etkenden birine (ya da daha fazlasına) bağlı olabilir:

1) Nüfus sayımının resmi ve tamam olmaması (bkz. I. Tarihler 27:23-24), farklı sayıların halk arasında kim oldukları belirtilmemiş olan bazı grupların dahil edilmesi ya da edilmemesinden kaynaklanmış olabilir (bkz. I. Tarihler 21:6). Gruplardan değişik biçimlerde söz edilir (II. Samuel İsrail’de 800.000 yiğit adam olduğunu, I. Tarihler ise bütün adamların toplamının 1.100.000 olduğunu söyler. 300.000 Tesniye 20:1-9’daki savaş yasalarına göre sınanmamış yeni terhis edilmiş askerler olabilir. Nüfus sayımına dahil edilmemiş bir grup da II. Samuel 24:9’da bildirildiği gibi, her ay 24.000 kişiden oluşan kralın özel muhafızları ve 12 oymağın 1.000’er kişilik gruplarıyla birlikte olan subaylar olabilir ve I. Tarihler 27:1-22’de bulunur. Bunların toplamı 300.000’e benzer ve 800.000 ile 1.100.000 arasındaki farkı açıklayabilirler.

2) Kesin sayılar kullanma yerine “yuvarlak sayılar” kullanmak sık görülen bir durumdur. Bu durumda 500.000, 470.000 için kullanılan yuvarlak sayı olabilir. (Bu tür “yuvarlaklaştırma”nın bir örneği Elçilerin İşleri 7:6’daki İstefan’ın konuşmasında görülebilir. İstefan’ın İsrail oğullarının Mısır’da sıkıntı çektikleri yılları “400” olarak bildirmesini, Çıkış 12:40 ve Galatyalılar 3:17’deki daha kesin bir sayı olan 430 yıl ile kıyaslayın.)

3) Kopya eden kişilerin özellikle sayılarda yaptıkları hatalar (Bkz. sayfa 139-140).

4) II. Samuel 24:3 ve I. Tarihler 21:3, 6 bize Yoab’ın nüfus sayımına taraftar olmadığını bildirmektedir. Ancak kralının emirlerine karşı gelemezdi. Yoab iyi bir nüfus sayımı yapmadı. Levi ve Bünyamin oymaklarını sayıma katmadı (ayet 6). Levi zaten nüfus sayımına katılmayacaktı çünkü kahinlerin geldiği oymaktı (Sayılar 1:49-50). Ama Bünyamin neden dahil edilmemişti? Belki bu iş, bir bütün olarak Yoab’ın yapmaktan hoşnut olmadığı bir şeydi. Herkesi saymamanın efendisinin günahını birazcık olsun azaltacağını düşünmüş olmalıydı.

Yoab tarafından kasten çıkarılan kargaşalığa ek olarak I. Tarihler 27:24 bize iki şey söyler: Birincisi Yoab nüfus sayımını doğru dürüst tamamlamamıştır bile ve ikincisi de gerçek sayı Kral Davut’un kayıtlarına geçirilmemiştir. Standart bir sayının kaydedilmemesinin nedeni standart bir sayının var olmayışıydı. Yoab nüfus sayımına o denli karşıydı ki, Davut’a savaşabilecek adamlarının doğru sayısını asla bildirmedi. Farklı sayılar bunu ortaya koyuyor olabilirler. Sayılar birbirleriyle aynı olmadığı için ortada bir çelişki olduğunu varsaymak, metnin anlatmak istediği şey olan, nüfus sayımının Davut’un yaptığı günahlı bir etkinlik olduğu ve sayımın sonunda kaç tane adamı olduğunu gerçekten asla bilmediğini, anlamamaktır.

Özet olarak, nüfus sayımıyla ve bu hesaplarla ilgili bir sürü etken vardı. II. Samuel ve I. Tarihler’de kaydedilen sayıların neden böyle kaydedildiklerini tamamiyle kesin olarak söyleyebilmek zor olduğu gibi Kutsal Kitap ayetlerinde kesin hata ve çelişki olduğunu söylemek de budalaca ve yanlıştır.

11. “İkişer mi, yedişer mi?”

Ve seninle beraber sağ kalmak için her yaşıyan, bütün beden sahibi olanlardan, her nevinden ikişer olarak gemiye getireceksin; erkek ve dişi olacaklar. Cinslerine göre kuşlardan, ve cinslerine göre sığırlardan, cinslerine göre toprakta her sürünenden, her neviden ikişer olarak, sağ kalmak için sana gelecekler.(Tekvin 6:19-20)Bütün yeryüzü üzerinde zürriyetlerinin sağ kalması için, kendine her temiz hayvandan, erkek ve onun dişisi olarak yedişer, ve temiz olmıyan hayvanlardan, erkek ve onun dişisi olarak ikişer; göklerin kuşlarından da erkek ve dişi olarak yedişer yedişer alacaksın. (Tekvin 7:2-3)

Soru metinleri dikkatli okumamaktan kaynaklanmaktadır. Hem bölüm 6’da hem de bölüm 7’de Nuh’a yanına her hayvandan bir çift alması söylenmiştir. Bunun nedeni basitti, tufandan sonra her hayvanın kendi türünün devamını sağlayabilmesi içindi. Nuh’a her hayvandan iki tane alması ama aynı zamanda temiz olan hayvanlardan yedi tane ve temiz olmayan hayvanlardan iki tane alması söylenmişti (7:2). Tekvin 8’de Nuh’un karaya çıktıktan sonra yaptığı ilk işin, Tanrı’ya kurban olarak hayvanlar ve kuşlar sunduğunu görüyoruz. Bunlar ne tür hayvanlar ve kuşlardı? “Nuh… her temiz hayvandan, ve her temiz kuştan aldı, ve mezbah üzerinde yakılan takdimeler arzetti” (Tekvin 8:20).

12. “Ahazya kaç yaşında kral oldu? Babasından kaç yaş büyüktü?”

Ahazya kıral olduğu zaman yirmi iki yaşında idi; ve Yeruşalimde bir yıl kırallık etti. Ve anasının adı İsrail kıralı Omrinin kızı Atalya idi (II. Krallar 8:26).Ahaztya kıral olduğu zaman kırk iki yaşında idi; ve Yeruşalimde bir yıl kırallık etti; ve anasının adı Omrinin kızı Atalya idi (II. Tarihler 22:2).

Krallar 22 yaşında olduğunu, Tarihler 42 yaşında olduğunu söyler. Bakınız sayfa 139-140.

13. “Kral Baaşa hortladı mı?”

Yahuda kıralı Asanın üçüncü yılında, Ahiyanın oğlu Baaşa Tirtsada bütün İsrail üzerine kıral oldu, ve yirmi dört yıl kırallık etti.(I. Krallar 15:33)Yahuda kıralı Asanın yirmi altıncı yılında Baaşanın oğlu Ela Tirtsada İsrail üzerine kıral oldu, ve iki yıl kırallık etti.(I. Krallar 16:8)Yahuda kıralı Asanın otuz birinci yılında Omri İsrail üzerine kıral oldu, on iki yıl kırallık etti; Tirtsada altı yıl kırallık etti.(I. Krallar 16:23)Asanın kırallığının otuz altıncı yılında İsrail kıralı Baaşa Yahudaya karşı çıktı, ve Yahuda kıralı Asanın yanına giren ve çıkan adam bırakmasın diye Rama şehrini yaptı. (II. Tarihler 16:1)

Asa’nın hükümdarlığının 3’cüncü yılında Baaşa İsrail’in kralı oldu (I. Krallar 15:33). Asa’nın hükümdarlığının 26’cı yılında Baaşa’nın oğlu Ela kral oldu (I. Krallar 16:8). Asa’nın hükümdarlığının 31’inci yılında Omri kral oldu (I. Krallar 16:23). Ve Asa’nın hükümdarlığının 36’cı yılında Baaşa Yahudayla savaş yaptı (II. Tarihler 16:1). Bunu Asa’nın hükümdarlığının 35’ci yılına kadar hiç savaş olmadığını söyleyen II. Tarihler 15:19’la kıyaslayın. Böylece II. Tarihler 16:1’deki ayeti gerçekleştirmek için Baaşa’nın hortlayıp hortlamadığını soran soru ortaya çıkıyor.

Bu görünüşte olan çelişkinin en olası açıklaması, 15 ve 16’nın çok kolay bir şekilde 35 ve 36 olarak yanlış anlaşılmasından kaynaklanan yazıyı kopya eden yazıcının hatası olmasıdır. Böyle bir şey nasıl olabilir? Bu sayılar orijinal olarak İbrani alfabesinin sayısal işaretleriyle yazılmış idiyseler, bir 16 çok kolay bir şekilde bir 36’yla karıştırılabilirdi. M.Ö. 7’ci yüzyıla kadar İbranice’de 10 anlamına gelen “yod”, İbranice’de 30 anlamına gelen lamed’e çok benziyordu. “Yod”‘u lamed gibi göstermek için bütün gereken, eski ve çok kullanılmış bir elyazmasındaki bir leke ya da yıpranmışlık izleriydi ve bu 20 sayılık bir hataya mal oluyordu. Metnin Günümüze Gelişi’yle ilgili nota bakınız (s. 139-140).

14. “Kâhyalar işten kaytarıyor muydu?”

Ve Süleyman’ın yük taşıyan yetmiş bin, ve dağlarda taş kesen seksen bin adamı, bunlardan başka Süleymanın işte çalışan kavmın üzerine hükmeden, işin başında bulunan üç bin üç yüz baş kâhyaları vardı.(I. Krallar 5:15-16)Ve Süleyman yük taşıyan yetmiş bin adam, ve dağlarda taş kesen seksen bin adam, ve onların üzerinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı. (II. Tarihler 2:2)

Kutsal Kitap ayetlerine daha dikkatle bakarsak sayıların aslında aynı olduğunu görmüş oluruz. Sayıları birbirleriyle kıyaslayacaksak bunu doğru bir biçimde yaptığımızdan emin olmalıyız. I. Krallar 5:16 3.300 kâhya kaydetmiştir. Ancak I. Krallar 9:23 550 kâhya daha kaydetmiştir (bunlar bir başka kâhya sınıfına dahil olabilirler). Bu da Krallar kitabında kayıtlı olan 3.850 sayısını ortaya çıkarır. II. Tarihler 2:2 (ve 2:18) 3.600 kâhya kaydetmiştir. Ancak II. Tarihler 8:10 250 kâhya daha kaydetmiştir. Bu da II. Tarihler’deki toplam kâhya sayısını 3.850’ye çıkarır. İşte bu noktada Krallar ve Tarihler’in metinlerinde doğru bir kıyaslama yapabiliriz. Sayılar aynıdır. İlk baştaki farklılıklar Krallar ve Tarihler’de kâhyaları sınıflamanın farklı yöntemlerinden kaynaklanmıştır.

15. “Çelişkiler bahçesi” (Ezra 2 ve Nehemya 7)

Hem Ezra hem de Nehemya Babil’den geri dönen sürgünlerin bir listesini içerirler. Listeler arasında ondört istatistik fark vardır. Bunun nedeni nedir?

Nehemya’nın Nehemya 7:5’de kaydedildiği gibi (“Ve neseplerine göre sayılsınlar diye ileri gelenleri, ve hükümet memurlarını, ve kavmi toplamayı Allahım yüreğime koydu. Önce çıkanların nesep kitabını buldum, ve onun içinde yazılı buldum”), yeni bir nüfus sayımı yaptığı çok açıkça bellidir. Büyük bir olasılıkla Ezra’nın daha önce yaptığı nüfus sayımını kendi nüfus sayımına temel olarak kullandı, gerektiği yerlerde değişiklikler yaptı. Nehemya’daki nüfus sayımının düzeltilmiş olduğu, Ezra 2:68-69 ve Nehemya 7:70-72’nin kıyaslanmasından belli olur. Ezra’nın listesinin sürgünler Filistin’e gitmek üzere yola çıkmadan önce ve Nehemya’nın listesinin bazı ailelerin son anda alınan kararlar ya da hastalık v.s. gibi bazı planlarında değişiklikler yapmış olmalarını göz önüne aldığını kabul edersek, iki liste arasındaki farklılıklar böylece açıklanmış olur.

Buna ek olarak, kopya etme işlemi sırasında sayılarda hata yapılma yatkınlığı olduğunu hatırlamalıyız. Böylesi hatalar bu tür soyağaçsal listelerde doğal olarak ortaya çıkarlar. Hem sayılar hem de yabancı isimlerin okunması genellikle zordur ve eğer orijinal elyazması eski ya da lekeliyse hata yapmadan kopya etmek zor oluyordu. Metnin günümüze gelişi konusundaki nota bakın.

16. “Saul’un kızı Mikal çocuk doğurdu mu?”

Ve Saulun kızı Mikalın ölümü gününe kadar çocuğu olmadı.(II. Samuel 6:23)Ve Ayyanın kızı Ritspanın Saula doğurduğu iki oğlunu, Armoniyi ve Mefiboşeti, ve Saulun kızı Mikalın Meholalı Barzillay oğlu Adriele doğurmuş olduğu beş oğlunu kıral aldı.(II. Samuel 21:8)

II. Samuel 6 bize Mikal’ın ölümüne dek hiç çocuğu olmadığını söyler. II. Samuel 21 ise, sadece bazı İngilizce çevirilerde (!) Mikal’ın beş oğlu olduğunu söyler.

Sayın Yüksel’in Mikal’ın her iki ayette de sözü edilen aynı kişi olduğu konusunda ısrar etmesi tuhaftır. Eğer dikkatle okursak, Mikal’ın sadece Saul’un kızı değil aynı zamanda Davut’un karısı olduğunu (I. Samuel 18:27) anlarız. Böylece II. Samuel 21:8’de, Mikal’dan Adriel’le evli olduğundan söz edildiğinden, kendisi Saul’un kızı olarak tanımlandığı halde bunun başka birisi olduğunu bilmeliyiz. I. Samuel 14:49’dan, Saul’un en büyük kızının Merab ve kardeşinin de Mikal olduğunu biliyoruz. I. Samuel 18:19’da Merab’ın Adriel’le evliliğinin anlatımını buluyoruz. Neden bazı İngilizce çevirilerde ona Mikal denmiştir? Bu bir çelişki değil sadece yazıcının bir hatasıdır. Ayetler bir kitaptan öbürüne geçirilirken isimler karıştırılmıştır. Metnin Günümüze Gelişi hakkındaki nota bakın (Kısım 2).

17. “Çelişkiler galerisi”

Ve Davud ondan bin yedi yüz atlı,Ve kıral Davud Hadadezerin şehirleri olan Betahtan ve Berotaydan pek çok tunç aldı…Hamat kıralı Toi işitti; ve Toi, oğlu Yoramı…Ahitubun oğlu Tsadok, ve Abiatarın oğlu Ahimelek kâhindiler; ve Seraya kâtipti.(II. Samuel 8:4, 8-10, 17) Ve Davud ondan bin cenk arabası, ve yedi bin atlı,Ve Davud Hadarezerin şehirleri olan Tibhattan ve Kundan pek çok tunç aldıHamat kıralı Tou işitince…oğlu HadoramıAhitubun oğlu Tsadok, ve Abiatarın oğlu Abimelek kâhindiler; ve Şavşa kâtipti; (I. Tarihler 18:4, 8-10, 16)

Bu birbirine benzeyen bölümlerde neden birçok farklılık vardır?

a) II. Samuel 8:4’de 1700 cenk arabası, I. Tarihler 18:4’de 7.000 cenk arabası olduğunu okuruz. Açıkça bellidir ki bu sıradan bir kopya hatasıdır. I. Tarihler 19:18 7.000 cenk arabası der. Metinin Günümüze Gelişi hakkındaki notu okuyun.

b) II. Samuel 8:8 Tibhat ve Berotay’dan çok tunç aldığını yazar, ama I. Tarihler 18:8 onların isimlerini Tibhat ve Kun olarak kaydeder. Neden bir şehri tanımlamak için iki değişik isim kullanılmıştı? Ezekiel 47:16’da, Berotay şehrinden söz edilmektedir. Kun, şehrin eski ismi ya da yerel olarak kullanılan ismi olabilirdi. Lut’un Sodom’un yargısından kaçmak için sığındığı şehrin adının Zoar olduğunu biliyoruz (Tekvin 19:20-22). Ama şehrin aynı zamanda Bela olarak da tanındığını biliyoruz (Tekvin 14:2). Aynı şekilde günümüzde, şimdi bu isim şehrin eski adı olan St. Petersburg’a değiştirildiği halde Leningrad ismini yanlış anlaşılmaktan korkmadan kullanabiliriz.

c) II. Samuel Toy ve Yoram isimlerinden söz eder. I. Tarihler 18:9 ve 10 bu şehirlerin isimlerini Tou ve Hadorami olarak verir. Özellikle iddia edilen bu çelişkinin yeterli ölçüde bilgince dürüstlük göstermediğini söylemeliyiz. Böylesi çelişki iddialarında bulunulunca insan bunun şaka mı ciddi mi olduğunu anlıyamıyor. Bu isimler belli ki aynıdırlar. Birbirlerinden farklı formlarda gözükmeleri nefes almak kadar doğal bir şeydir. Aynı şey II. Samuel 8:17 ve I. Tarihler 18:16’daki farklılıklar için de söylenebilir. Samuel’deki ayette Seraya ya da Tarihler’deki Şavşa’nın bir yabancı olması ihtimali çok büyüktür. Bu yüzden babasının adı kaydedilmemiştir ve ismi değişik biçimlerde yazılmıştır.

18. “İnsanoğlu en çok kaç sene yaşayabilir?”

Ve RAB dedi: Ruhum adam ile ebediyen çekişmiyecektir, çünkü o da ettir; bunun için onun günleri yüz yirmi yıl olacaktır.(Tekvin 6:3)Ve Nuhun bütün günleri dokuz yüz elli yıldı; ve öldü.(Tekvin 9:29)Şelahın babası olduktan sonra, Arpakşad dört yüz üç yıl yaşadı, ve oğullar ve kızlar babası oldu.(Tekvin 11:13)

Tekvin 6:3 insanoğlunun günlerinin sadece 120 yıl olacağını yazar. Buna karşın Tekvin 9:29, Nuh’un yaşamının 950 yıl olduğunu söyler. Tekvin 11:13 Şela’nın yaşamının 403 yıl olduğunu kaydeder. Bu neden böyledir?

Tekvin 6:3’de insanın günlerinin 120 yıl olduğunun söylenmesi insanın yaşam süresinden değil, Tanrı’nın tufan vasıtasıyla insanları yargılamadan önce onların tövbe etmesini bekleyeceği yılların sayısıdır. I. Petrus 3:20’de Nuh’un günlerinde Tanrı’nın sabırla beklediğini okuyoruz. Bu süre boyunca Nuh gemiyi inşa etti ve doğruluk yolunu bildirdi. Bu, Tanrı’nın günahkârlara karşı ne kadar sabırlı olduğunu gösterir. Ancak, Nuh’un zamanında 120 yıl sonra Tanrı’nın yargı günü geldiği gibi yine gelecektir.

19. “Hz. Âdem ağacın meyvesinden yediği gün öldü mü?”

Fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemiyeceksin; çünkü ondan yediğin günde mutlaka ölürsün.(Tekvin 2:17)Ve Âdemin yaşadığı bütün günler dokuz yüz otuz yıl oldu; ve öldü.(Tekvin 5:5)

Tekvin 2:17 Âdem’in öleceğini vaat eder, ama Tekvin 5:5 Âdem’in çok daha sonra öldüğünü gösterir.

Yasak meyveyi yemesinin sonucu olarak Âdem, fiziksel ve ruhsal olmak üzere iki şekilde öldü. Fiziksel ölümünün hemen gerçekleşmediği doğrudur, ama ölmeye mahkûm edildi Gerçekten de bir süre sonra Âdem öldü. Bu, bir ağaçtan yaşayan bir dal kesmek gibidir. Yapraklar bir süre yeşil kalırlar ama dal ölüdür.

Ama Âdem’in meyveyi yediği gün, bir başka ani ölüm gerçekleşti. Âdem’le Havva’nın Tanrı’ya itaatsizlik ettikleri andan itibaren Bahçe’de artık her şey aynı değildi. Neden değildi? Çünkü itaatsizlik ettikleri andan itibaren, ruhsal olarak öldüler. Tanrı ile olan dostlukları bozuldu. Artık bir daha asla her şey eskisi gibi olmayacaktı. Fiziksel ölüm geliyordu ama ruhsal ölüm aniydi. Bu, çıplaklıklarını örtmeye çalışırkenki tutumlarını (Tekvin 3:7) ve Tanrı ile olan dostluklarından uzak durmaya çalışmalarını (Tekvin 3:8-10) açıklamaktadır. Düşüşün geniş sonuçlarını ve Âdem’le Havva’nın Bahçe’den kovulmalarını da açıklamaktadır. Efesliler 2:1, insanların Tanrı’nın bağışlamasını yaşamadan önceki durumlarını “suç ve günahlardan ötürü ölü” olarak tanımlamaktadır. Bu anlamda Âdem meyveyi yediği anda ölmüştür.

20. “Allah yorulur mu?”

Bilmedin mi? işitmedin mi? Ebedî Allah, RAB, dünyanın uçlarını yaratan, zayıf-lamaz ve yorulmaz; onun anlayışının derınliğine erilmez.(Yeşaya 40:28)Ve Allah yedinci günü mubarek kıldı, ve onu takdis etti; çünkü Allah yaratıp yaptığı bütün işten o günde istirahat etti.(Tekvin 2:3)

Yeşaya Tanrı’nın yorulmadığını ve zayıflamadığını söyler ama Tekvin Tanrı’nın dünyayı yarattıktan sonra dinlendiğini kaydeder. İnsanbiçimci dilin (yani O’nu daha iyi anlamamıza yardım etmek için Tanrı’yı insansal terimlerle açıklayan dilin) kullanımı Kutsal Kitap ayetleri boyunca görülen bir şeydir. Tanrı görülmez, sonsuzdur ve vücudu yoktur. Buna karşın Kutsal Kitap’ta kullanılan insanbiçimci dil, Tanrı’nın “güçlü sağ koluyla” etkin olduğunu söyler (Çıkış 15:16). Bunun anlamı O’nun bir kolu olduğu mudur? Tabii ki, kullanılan bu dil harfi harfine yorumlanmamalıdır. Tanrı bir baba olarak resmedilir ama insansal bir babanın bütün özelliklerini Tanrı’ya atfetmeyiz. Tanrı hakkında yaptığımız bütün tanımlamalarda insansal sözler ve deyişler kullanılır, ama genelde metnin içeriğinden bu tür bir dilin teolojik bir gerçeği anlatmaya çalıştığı anlaşılır. İnsanbiçimci dili harfi harfine algılamak, antik kutsal yazılarda çok bulunan kabul edilmiş edebi tür hakkında tamamen cahil olduğunu göstermektir. Böyle bir sorunun ortaya çıkması bizi iki nedenden ötürü şaşırtmıştır: Birincisi, Kuran da Allah’ı tanımlamak için insanbiçimci dil kullanır. Örneğin Tâh/20:5 ve Hadîd/57:4’de Allah’ın tahtından söz edilir. Tanrı’nın yorulması hakkındaki soru ile aynı ruhta bizler de neden Allah’ın oturmak için bir tahta ihtiyacı olduğunu sorabiliriz. O da mı yorulur? Tabii ki hayır! Bu, insanbiçimci dildir. Özet olarak, sayın Yüksel’in yaptığı gibi insanbiçimci dili harfi harfine yorumlamak kullanılan edebi türün anlaşılmadığını gösterir.

21. “Allah derede oturanları kovamadı mı?

Ve RAB Yahuda ile beraberdi ve dağlık ahalisini kovdu; çünkü derede oturanları kovamadı, çünkü demir cenk arabaları vardı. (Hakimler 1:19)

İlk olarak dikkat etmemiz gereken şey, insanları vadiden kovamayanların Tanrı değil Yahuda’lı adamlar olduğudur. Ama eğer Tanrı onlarla beraber idiyse düşmanlarını vadiden nasıl kovamadılar? Bu ayetten önceki ve sonraki ayetleri okuyanlar için apaçık olan en az dört neden vardır:

a) Tanrı’nın İsrail’e yardımı ve bereketi onların Kendi buyruklarını tutup tutmamalarına bağlıydı (Tesniye 7:1-5). Ama Hakimler 2:1-3, İsrail’in Tanrı’ya itaatsizlik ettiğini ve bu yüzden Tanrı’nın düşmanlarını kovmakta onlara yardım etmediğini gösterir. İsrail Tanrı’ya nasıl itaatsizlik etmişti? Putatapar uluslarla antlaşmalar yaparak. Bu yüzden İsrail’in düşmanları onların böğürlerinde dikenler olacaklardı (ayet 3).

b)İsrail, Tanrı’nın atalarıyla yaptığı antlaşmayı bozmuştu. Bu nedenden ötürü de, Tanrı onların düşmanlarını kovmalarına yardım etmemişti (2:20-21).

c) Tanrı, İsrail’in Kendi buyruklarına itaat etmekteki sadakatını sınıyordu. Tanrı bu uluslardan bazılarının hâlâ var olmalarına izin veriyorsa o da bu nedendendi. İsrail’in onları kovamaması, Tanrı’nın zayıflığından ötürü değil İsrail’lilerin Tanrı’ya olan imanlarının yetersizliğinden ötürüydü (2:22-23; 3:4).

d) İsrail’lilerin gerçek bir savaş deneyimi yoktu. Kenan diyarında bir ulus olarak ayakta kalabilmeleri için savaş sanatını öğrenmeleri gerekiyordu. Bu, Tanrı’nın onlara gereksinimleri olan deneyimi sağlamasının bir yoluydu, (3:1-2).

22. “Tanrı’nın burnundan duman yükseldi mi?”

Burnundan duman yükseldi, Ağzından ateş yiyip bitirdi; Ondan közler tutuştular.(II. Samuel 22:9)

Ben de onlara bir aslan gibiyim; kaplan gibi yolun yanında bekleyeceğim (Hoşea 13:7)

Yine bu da bizi şaşırtan itirazlardan biridir. Çünkü burada da, insanbiçimci dil kullanımının bir başka örneğini görüyoruz (bakınız sayfa 158-159). Bu soruya yanıt olarak söyleyebileceğimiz iki şey vardır;

a) Daha önce de söylediğimiz gibi, Kuran da insanbiçimci dil kullanır. “Allah’ın yüzü” terimini çok kullanır (örneğin Rahmân/55:27). Eğer Allah’ın gerçekten bir yüzü varsa, bu neye benzer? Kuran aynı zamanda bize Allah’ın “gözetim”inden (Arapça: “nezâret”) söz eder (Bkz. Hûd/11:37; Tûr/52:48; Kâmer/54:14). Buradan hareket edip O’nun gözlerinin ne renk olduklarını soralım mı? Tabii ki bu soru bizim yanıtladığımız soru kadar saçma bir sorudur.

b) Kutsal Kitap bize Tanrı’nın Kendisinin sorduğu, “Beni kime benzeteceksiniz ki, ben ona eşit olayım?” (Yeşaya 40:25), ve “Beni kime benzeteceksiniz ki kıyaslanabilinelim?” sorularını sorar. Tanrı hiç kimseyle ve hiçbir şeyle kıyaslanmaz. Tanrı’yı anlamamıza yardımcı olmak amacıyla insansal terimler kullanıldığında bu dilin harfi harfine algılanması beklenmemektedir.

23. “Allah pişman olur mu, olmaz mı?”

Allah insan değil ki, yalan söylesin,ve insan oğlu değil ki, nadim olsun; O söyler de onu yapmaz mı? Yahut söz verir de icra etmez mi? (Sayılar 23:19)Ve RAB yeryüzünde adamı yaptığına nadim oldu, ve yüreğinde acı duydu. Ve RAB dedi: Yarattığım adamı, ve hayvanları, sürünenleri ve göklerin kuşlarını toprağın yüzü üzerinden sileceğim; çünkü onları yaptığıma nadim oldum.(Tekvin 6:6-7)Ve RABBE dua edip dedi: Ah, ya RAB, ben daha memleketimde iken bunu söylemedim mi? bundan ötürü hemen Tarşişe kaçmağa davrandım; çünkü biliyordum ki sen lûtfeden ve çok acıyan, geç öfkelenen, ve inayeti çok olup kötülükten nadim olan Allahsın.(Yunus 4:2)

Sayılar’da Tanrı, pişman olmayan olarak sunulmuştur. Ama diğer iki ayet Tanrı’nın pişman olduğunu söyler.

Yine burada Kutsal Kitap ayetleri Tanrı’nın duygularını ifade edebilmek için insanbiçimci bir dil kullanmaktadır (bakınız soru 20 ve 22). Bizim insansal duygularımız İlahi Olanı tanımlamak için asla yeterli değildirler. Ancak, Kutsal Kitap’ta Tanrı, yarattıklarından ayrı duran pasif bir varlık değildir. Yarattıklarıyla birçok yönden ilgilenir. Örneğin Tanrı’nın bir sevgi Tanrı’sı olduğunu biliyoruz. Tanrı’nın sevgisini insan sevgisiyle eşit tutamayız. Ama O’nun sevgisini insanlara bildirmek için başka hangi dili kullanabiliriz? O’nun sevgisini yaptığı şeylerde görürüz. İsrail’i Mısır’daki esaretten kurtarmıştır. Biricik Oğlu’nu günahkârları kurtarmak amacıyla ölmesi için vermiştir. Bunlar derin bir sevgiyi gösteren davranışlardır.

Buna benzer bir şekilde, Kutsal Kitap, Tanrı’yı tövbe eder bir şekilde resmettiğinde, Tanrı’nın nasıl olduğunu anlamamız için insansal sözcükler kullanılmıştır. Her zaman olduğu gibi, dikkatli bir bilgin onların gerçek anlamını anlamak için bu ayetlerin içinde bulunduğu metnin bütününe bakar. Her ayeti sırasıyla inceleyeceğiz:

a) Tekvin 6:6-7 Tanrı insanoğlunu yarattığına pişman oldu. İnsanlığın içine düşmüş olduğu ahlaksal ve ruhsal bozukluğun farkına vardığımızda Tanrı’nın, Kendi kutsal karakterine sadık kalabilmek için bu tür davranışları ahlaksal açıdan tiksindirici bulduğunu anlarız. Bu bize insanbiçimci dilin kullanımından başka bir şekilde nasıl anlamlı bir biçimde iletilebilir? Tanrı’nın insanlığın davranışını bu şekilde değerlendirmemesi, O’nu, Kendisi kutsal olmakla beraber, kutsal olmayan davranışlar karşısında pasif kalan Biri olma suçlamasıyla karşı karşıya bırakırdı. İnsanlığı yarattığına pişmandır, insanlığın ahlaksal bozukluğa düşmesi O’nu üzmektedir, bu yüzden O, Kendi ahlaksal karakteriyle tutarlı bir biçimde davranmaktadır.

b) Yunus 4:2 Burada Tanrı’nın fikrini değiştirdiğini ve ilk önce vaat ettiği gibi kötü insanları yargılamadığını görüyoruz. Ama yine Tanrı, sadece Kendi kutsal ahlaksal karakteriyle tutarlı bir biçimde davranmaktadır. Kutsal Kitap ayetlerinde tekrar tekrar, Tanrı’nın günahı yargılama vaadinin yanı sıra tövbe edenlere merhamet vaadinde bulunduğunu okuyoruz. Bu şekilde, eğer günahkârlar günahlarından tövbe ederlerse, Tanrı günahkârlar için olan yargısından dönme kapasitesine sahiptir. Buna bir başka örnek de, Yeremya 18:6-8’de bulunur. Tanrı İsrail’e, eğer bir ulusu yargılayacağını bildirmiş ve sonra da o ulusu uyarmışsa, eğer ulus tövbe ederse Tanrı da vaat ettiği yargıdan vazgeçeceğini söylemiştir. Bu, Tanrı’nın herhangi bir biçimde değiştiğini mi gösterir? Tabii ki hayır. Tanrı’nın insanlıktan tövbe beklemesi, sonra da, yargılamadan vazgeçerek karşılık verememesi O’nun ahlaksal karakteriyle çok tutarsız bir şey olurdu. Ama Kutsal Kitap ayetleri, Tanrı’nın Kendi ahlaksal karakterinde tamamiyle tutarlı ve değişmez olduğunu öğretirler.

c) Sayılar 23:19 Buradaki metin, tanrıtanımaz bir kralın İsrail’i lanetlemek için bir din adamı kiralamaya çalışmasından söz etmektedir. Ayetin söylemek istediği, Tanrı’ya kutsadığı bir halkı lanetlemesi için kaba bir şekilde rüşvet verilemeyeceğidir. Bir insan hoş olmayan bir şeyi yapmak için kiralanabilir ama kutsal bir Tanrı’nın böyle bir şey yapması mümkün değildir. Bu bakımdan Tanrı bir insan gibi değildir. Malaki 3:6 bunu onaylar, “Çünkü ben Rab değişmem.” Bu ayet, Tanrı’nın duygusuz, yerinden kımıldayamayan, yaratıklarına karşılık verme kapasitesine sahip olmayan biri olduğunu söylememektedir. Söylemek istediği, Kendi ahlaksal karakterinde Tanrı’nın Kendi amaçları, karakteri ve varlığına tutarlı olmasına güvenebileceğimizdir.

24. “Allah’ı, kimse gördü mü?”

Ve Musa ile Harun, Nadab ve Abihu, ve İsrailin ihtiyarlarından yetmiş kişi çıktılar; ve İsrailin Allahını gördüler; ve onun ayakları altında, gök yakuttan tuğla döşeme gibi, aydınlıkça asıl göke benzer bir şey vardı. Ve İsrail oğullarının asilzadelerine dokunmadı; ve Allahı göıdüler, ve yiyip içtiler.(Çıkış 24:9-11)Tanrı’yı hiçbir zaman hiç kimse görmemiştir. O’nu, Baba’nın bağrında bulunan ve kendisi Tanrı olan biricik Oğul tanıttı. (Yuhanna 1:18)

Çıkış’taki ayetler, bize Harun, Nadab, Abihu ve İsrail’in ihtiyarlarından yetmiş kişinin Tanrı’yı gördüğünü söyler. Ancak Yuhanna 1:18’de hiç kimsenin hiçbir zaman Tanrı’yı görmediği yazılıdır.

Tanrı’yı göremeyeceğimizi söyleyen bir sürü ayet vardır (Çıkış 33:20; Yuhanna 1:18). Neden mi? İki nedenden ötürü. Birincisi, Tanrı ruhtur (Yuhanna 4:24). Tanrı’nın özünü göremeyiz çünkü O ruhtur. İkincisi, bir insan Tanrı’nın çıplak görkemine bakıp yaşayamaz. Çok yüce ve (huşu vericidir) korkunçtur. Çok kutsal ve güçlüdür. Saul’un Şam yolunda yolculuk ederken Tanrı’nın yüceliğinin sadece bir kısmını görmesinden sonra, üç gün kör olması bundandır (Elçilerin İşleri 9:3-9). Eski Antlaşma’da Tanrı’nın bir bulut, ateş ya da melekler tarafından simgelenmesinin nedeni buydu. Peki öyleyse, insanların Tanrı’yı gördüklerini söyleyen ayetlere ne demeli?

a) Tekvin 32:30 Burada Yakup bir melekle güreşmiştir (bakınız Hoşeya 12:4). Ama bu sıradan bir melek değildi. Bir insanın Tanrı’yla fiziksel olarak güreşemeyeceğini biliyoruz. Ama burada Tanrı, bir meleğin Kendisini simgeleyen şekliyle Yakup’la güreşmiştir. Bu, Yakup’un yaşamında ruhsal bir dönüm noktası olmuştur. Bu yüzden Yakup, Tanrı’yı gerçekten yüz yüze görüp yaşadığını söyleyebilmiştir. Tanrı’yı gerçekten gören birinin öleceğini biliyordu. Ancak Yakup, Tanrı’nın temsilcisiyle güreşmiştir, ve bu anlamda bütün hayret ve huşu vericiliyle gerçekten de Tanrı’yı, bir insanın Tanrı’yı görüp de hâlâ yaşayabilmesinin olası olduğu tek yolla görmüştür.

b) Çıkış 24:9-11 Musa, Harun, Nadab, Abihu ve İsrail’in ihtiyarlarından yetmiş kişi, Tanrı’nın antlaşmayı yürürlüğe koyması için kutsal dağa çıktılar. Burada, Tanrı’yı gördüklerini ve yiyip içtiklerini okuyoruz. Bu ayetlerde dikkat edilmesi gereken bazı önemli şeyler vardır. Bunlardan birincisi, “ayağının altında” gibi insanbiçimci bir dilin kullanılmasıdır. Bunun, akıllı bir okuyucuya insan gözüyle görülemeyeni tanımlamaya çalışmak için insanbiçimci dil kullanıldığını bildirmesi gerekir. İkincisi, mecaz kullanımıdır. Burada başka ne görüyoruz? O’nun ayağının altında “kaldırım gibi bir şey” gördüler. Insanbiçimci dilde olduğu gibi, mecaz kullanıldığında da yorum, bunlar göz önünde bulundurularak yapılmalıdır. Üçüncü olarak, 10’cu ayet, gözlerini ancak Tanrı’nın ayaklarını görebilecek kadar yükseğe kaldırabildiklerini apaçık bildirmektedir. Eğer Sayın Yüksel’in söylediği gibi Tanrı’yı gerçek bir şekilde görselerdi neden burada Tanrı’nın Kendisinin bir tarifini bulmuyoruz? Ama tabii ki bulmuyoruz. Tanrı’nın bir görünüşünü gördüler. Ama Tanrı’nın sadece bir görünüşünü gördükleri halde Tanrı’nın kendilerini öldürmediğinin hâlâ farkındaydılar (ayet 11). Böylece Tanrı’nın bir görünüşünü görme anlamında Tanrı’yı gördüler- ve yaşadılar.

c) Çıkış 33:11 Bu ayet bize Tanrı’nın Musa’yla yüz yüze konuştuğunu yazıyor. Bir insan nasıl olup da Tanrı’yla bu şekilde konuşup yaşayabilir? Yine burada, insanbiçimci dil kullanıldığına dikkat etmeliyiz: “bir insanın arkadaşıyla konuştuğu gibi.” Bu ayet, Tanrı’nın Musa’nın Kendisiyle ayrıcalıklı ve yakın bir ilişki içinde olmasına izin verdiğini tanımlamaktadır. Ama Musa gerçekten Tanrı’nın yüzünü görüp yaşamış mıdır? Eğer Musa Tanrı’yı gerçekten yüz yüze gördüyse o zaman neden aynı bölümde Tanrı’nın yüceliğini görmeyi istemiştir? (ayet 18). Eğer Musa gerçekten Tanrı’nın yüzünü gördüyse neden aynı bölümde Tanrı, “Yüzümü göremezsin, çünkü insan beni görüp de yaşayamaz” demiştir (ayet 20)? Eğer Sayın Yüksel bu mecaz dilini harfi harfine yorumlamakta ısrar ederse o zaman Musa’yı aynı bölümde büyük bir çelişki yapmakla suçlamaktadır. Bu Musa hakkında yapılan çok ciddi bir suçlamadır.

Diğer yandan da Sayın Yüksel kendi Kitabı tarafından yargılanmaktadır:

“Sana Kitâb’ı indiren O’dur. Onda Kitâb’ın temeli olan kesin anlamlı âyetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir… Bunu ancak akıl sâhipleri düşünebilirler. ” (Kuran, Âl-i İmran/3:7)

25. “Hz. Yakub insan mıydı?”

Ve Yakub o yerin adını Peniel koydu; çünkü: Allahı yüz yüze gördüm, ve canım sağ kaldı, dedi.(Tekvin 32:30)Ve dedi: Yüzümü göremezsin; çünkü insan beni görüp de yaşıyamaz. (Çıkış 33:20)

Çıkış’taki ayet, kimsenin Tanrı’yı görüp de yaşayamayacağını söyler. Ama Tekvin’de Yakup, Tanrı’yı görüp yaşadığını söylemiştir. Bu sorunun yanıtı için Soru 24’e bakın (sayfa 164).

26. “Kocan seni yaratan mı?”

Çünkü kocan seni Yaratandır; onun ismi orduların RABBİDİR (Yeşaya 54:5)

Bu ayet, İsrail’in “yaratıcısı” olan Tanrı’yı onun “kocası” olarak resimler.

Ayeti bağlı bulunduğu ayetlerle birlikte okuyanlar için burada insanbiçimci bir dil kullanıldığı çok açıkça bellidir. Sayın Yüksel, iki değişik İngilizce çevirinin bu ayeti farklı biçimlerde verdiğini işaret etmektedir. RSV (Revised Standart Version), “Senin Yaratıcın senin kocandır” diye çevirir ve Today’s English Version, “Yaratıcın senin için bir koca gibi olacaktır” der. Çoğu dillerde aynı şeyi söylemenin birçok değişik biçimi vardır. İngilizce eski ve zengin bir dildir. Bu iyi bir örnektir. İngiliz dilini bilenler ve ayetin içinde bulunduğu metni okumak için zamanlarını verenler için anlamda hiçbir farklılık yoktur. O’na bir Koca adı verilerek Tanrı’nın Kendi halkı için olan sevgisini tanımlamaya çalışmak için insanbiçimci bir dilin kullanıldığını biliyoruz. Yeşaya 62:4-5’de de aynı düşünceyi görüyoruz. İngilizcede aynı şeyi dile getirmek için iki değişik konuşma biçimi kullanabiliriz. Bir şeyin bir şey olduğunu söylemek için bir mecaz kullanırız: örneğin bir adamın davranışlarının ya da huyunun nasıl olduğunu anlatmak için “O adam bir aslandır” deriz. Bir şeyin bir şey gibi olduğunu söylemek için benzetme de kullanabiliriz: örneğin “O adam aslan gibidir”. Anlamda ne fark vardır? Hiç. Bu yüzden Sayın Yüksel’in bu sorusunun İngilizce dilbilgisini çok iyi bilmemesinden kaynaklandığını düşünüyoruz.

27. “Tevrat’ı Hz. Musa mı yazdı?”

Ve RABBİN sözüne göre, RABBİN kulu Musa orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki derede onu gömdü; fakat bugüne kadar kimse onun kabrini bilmez. Ve Musa öldüğü zaman yüz yirmi yaşında idi; gözü zayıflamadı, ve kuvveti eksilmedi. Ve İsrail oğulları, Moab ovasında, otuz gün Musaya ağladılaı; ve Musa için yas günleri tamam oldu. Ve Nun oğlu Yeşu hikmet ruhu ile dolu idi; çünkü Musa ellerini onun üzerine koymuştu; ve İsrail oğulları onu dinliyorlardı, ve RABBİN Musaya emretmiş olduğu gibi yapıyorlardı. Ve RABBİN Mısır diyarında, Firavuna, ve bütün kullarına, ve bütün memleketine yapmak için Musayı gönderdiği alâmetler ve hârikalarda, ve bütün İsrailin gözü önünde Musanın gösterdiği bütün kuvvetli elde, ve bütün dehşette, Musa gibi RABBİN yüz yüze bildiği bir peygamber daha İsrailde çıkmadı. (Tesniye 34:5-12)

Mesih İnanlıları Musa’nın Tora denilen Kutsal Kitap’ın ilk beş kitabını yazdığını söylerler. Ama Tora’nın son kitabının son bölümünde Musa’nın kendi ölümü ve gömülüşü kayıtlıdır. Musa kendi ölümü ve gömülüşünü nasıl kaydedebilirdi?

Geçenlerde ünlü bir teoloji profesörü uzman olduğu bir konuda yazdığı büyük kitabını tamamladı. Ancak kitap basılmadan önce profesör öldü. Günümüzde yayın dünyasında böyle bir şey olduğunda, yazarı iyi tanıyan birinden yazar hakkında biyografik bir not yazmasını istemek gelenekseldir. Bu biyografi kitabın son bölümü olarak kitaba eklenir ve genellikle imzasızdır. Profesörün ölümüyle ilgili bölümü başka biri yazdığı için, bu profesörün kitabın geri kalan kısmını yazmadığı anlamına mı gelir? Böyle bir şeyi önermek bile mantıksızdır. Aynı şey Tesniye kısmı için de geçerlidir. Tesniye’nin son bölümünde Musa’nın ölümünün anlatılması kitabın Musa tarafından yazılmadığı anlamına gelmez. Musa’nın sözleri kayıtlıdır (Tesniye 1:1; 5:1; 27:1, 11, v.b.). Musa’nın “bu yasanın” yazarı olduğu da söylenir (31:9, 24). Tanrı’nın bu önemli hizmetkârının ölümünün yazılarının sonuna eklenmesi doğal bir şeydir ve kitabı yazanın o olduğu gerçeğini değiştirmez.

28. “Hz. İsa Davud’un Oğlu mu değil mi?”

İbrahim oğlu, Davut oğlu İsa Mesih’in soyuyla ilgili kayıt şöyledir:.. (Matta 1:1)Kör bir adam da, “Ey Davut Oğlu İsa, halime acı!” diye bağırdı. (Luka 18:38)Ferisiler toplu haldeyken İsa onlara şunu sordu: “Mesih’le ilgili olarak ne düşünüyorsunuz? O, kimin oğludur?”Onlar da, “Davud’un Oğlu” dediler.İsa şöyle dedi: “O halde nasıl oluyor da Davut, Ruh’tan esinlenerek O’ndan ‘Rab’ diye söz ediyor? Şöyle diyor Davut:’Rab Rabbime dedi ki, Ben düşmanlarını senin ayaklarının altına serinceye dek sağımda otur.’ Davut O’ndan Rab diye söz ettiğine göre, O nasıl Davud’un Oğlu olur?” (Matta 22:41-45) 

Evet. İsa Mesih Davut’un oğludur. Matta 1:1’de İsa’nın Davud’un “oğlu” (torunu, neslinden) olduğunu okuyoruz. “Davut Oğlu” ismi, beklenen Mesih için çok yaygın bir unvandı çünkü eski peygamberler Mesih’in bu soydan geleceğine tanıklık etmişlerdi. Tanrı, verdiği sözü tutarak Davut’un soyundan İsrail’e bir Kurtarıcı, İsa’yı gönderdi. Bunun için Luka 18:38’deki kör gibi İsa’yı Mesih olarak kabul eden insanlar ona “Ey, Davut Oğlu” olarak seslenirlerdi.

Şimdi İsa Mesih’in Matta 22:41-45’te söyledikleri bununla çelişmiyor ki! İsa, Hz. Davut’un Tanrı’nın esniyle yazdığı 110. Mezmura başvurarak, İsrail’in din liderlerine “Davut O’ndan (Mesih’ten) Rab diye söz ettiğine göre, O nasıl Davut’un Oğlu olur?” diye sordu (22:45). Ama bunu sormakla İsa, Kutsal Yazılara göre Mesih’in hem Davut’un oğlu hem de Davut’un Rabbi olduğunu göstermekteydi. İsa’nın verdiği kanıta hiç kimse karşılık veremedi. İşte, Mesih’le ilgili sırrın özü zaten budur. Davut’un Rab’bim diye seslendiği yüce Olan Davut’un soyundan doğarak insan oldu. Ve böylece Davut’un Oğlu Mesih oldu. Matta’nın aynı bölümünde bu gerçek vurgulanmaktadır ki, bakireden doğan çocuk için, melek şöyle dedi, “‘O’nun adını İmanuel koyulacaklar’. İmanuel de ‘Tanrı bizimledir’ demektir” (Matta 1:23). Açıkça görülüyor ki burada aklı ermeyecek kadar büyük bir gerçek var, ama hiç bir çelişki yoktur.

29. “Davud’un hangi oğlu Hz. İsa’nın atasıdır?”

Davut, Uriya’nın karısından doğan Süleyman’ın babasıydı.(Matta 1:6)Natan oğlu, Davut oğlu, Yeşay oğlu (Luka 3:31)

Hem Süleyman hem de Natan O’nun atalarıdır. Matta’da İsa’nın üvey babası olan Yusuf’un soyağacı verilmektedir. Luka’da ise İsa’nın annesi Meryem’in soy ağacı verilmektedir. Yani, her ikisi Davut’un soyundandır ama Yusuf Davut’un oğlu Süleyman’ın torunuyken, Meryem Davut’un oğlu Natan’ın torunudur. Not: Ayrıntılı cevap için bunu izleyen soruya bkz.

30. “İsa’nın dedesi Yakup mu Heli mi?”

Yakup, Meryem’in kocası Yusuf’un babasıydı. Meryem’den de Mesih denilen İsa doğdu.(Matta 1:16
İsa’nın kendisi görevine başladığı zaman otuz yaşlarındaydı. Yusuf’un oğlu olarak biliniyordu. Yusuf da Eli oğlu, (Luka 3:23)

Burada Sayın Yüksel sadece Sayın Deedat’ın daha önce cevapladığımız iddialarını tekrarlamaktadır (Bkz II. Bölüm, s. 102-103). İsa’nın üvey babası Yusuf’un babası Yakup’tu. Yusuf’un kayınpederi ise Heli’ydi. Edip Yüksel’in iddia ettiğine göre Hristiyanlar bu iki soy listesinin tutarsızlığını gizlemeye çalışmaktadırlar. Böyle bir amaç söz konusu olamaz. Karşılaştırılınca besbelli ki bu iki liste birbirlerinden çok farklıdırlar. Yani ikisi aynı kişinin soyu olamaz. Yukarıda söylediğimiz gibi Matta’da İsa’nın üvey babası olan Yusuf’un soyu verilmektedir. Luka’da ise İsa’nın annesi Meryem’inki verilmektedir. Ama Yahudiler arasında kadınların isimleri soy listelerinde genellikle bulunmadığı için Luka’da Yusuf Meryem’in yerini tutuyor. Bunu ispatlamak için aşağıdaki noktalara başvurabiliriz:

1.İsa’nın doğumuyla ilgili olaylar Matta’da Yusuf’un açısından ama Luka’da Meryem’in açısından anlatılmaktadır. (Bkz. Matta 1-2 ve Luka 1-2). Örneğin İsa’nın bakire Meryem’den doğacağını bildiren meleğin Yusuf’a görünmesi Matta’da bulunurken, Meryem’e daha önceki görünmesini Luka’da buluyoruz (Matta 1:18-25; Luka 1:26-38). Buna göre Meryem’in soyunu zaten Luka’da bulmayı beklerdik.

2.Luka’da, her ne kadar Yusuf’un ismi bulunuyorsa da yine de İsa’nın onun oğlu olmadığı vurgulanmaktadır “Yusuf’un oğlu olarak biliniyordu” (Luka 3:23).

3.Luka 1:32 ve 69’da Meryem’in de Davut’un soyundan olduğu ima ediliyor.

4.Oğlu sözcüğü sık sık değişik anlam taşıyabilir. Örneğin: İsa için “İbrahim oğlu, Davut oğlu” (Matta 1:1), Âdem için “Tanrı oğlu” denilir (Luka 3:38). Ayrıca belli ki bu listelerde birçok kuşak bilerek atlanmaktadır, yani “oğul” sözcüğü “torun” anlamını da taşır. Buna göre “Heli oğlu” derken “Heli’nin damadı” anlamında olmasına şaşmamalıyız.

5.Bu son nokta Luka’nın asıl Grekçe metninde de doğrulanmaktadır. Şöyle ki, listedeki her isimden önce belirtili tanıtıcı olan “tou” sözcüğü bulunmaktadır. Ancak Yusuf’tan önce yoktur! Anlaşılan buradaki ilişkide bir fark vardır.

6.Bir başka kaynakta kanıt bulunmaktadır. Yahudilerin “Talmud” diye bilinen yorum kitabında, İsa’nın annesi Meryem’den söz ederken “Heli’nin kızı olan Meryem” olarak söz etmektedir (Bkz. Haghigha 77.4).

Sonuçta Luka’daki listenin Meryem’in soyuna verdiği yorumu her açıdan uygun ve mantıklıdır.

31. “Unutulan nesil?”

Yekonya, Babil’deki sürgünlükten sonra doğan Şaltiyel’in babası; Şaltiyel ise Zerubabel’in babasıydı. Zerubabel, Abihud’un babası; Abihud, Elyakim’in babası; Elyakim de Azor’un babasıydı. Azor, Sadok’un babası; Sadok, Ahim’in babası; Ahim ise Elihud’un babasıydı. Elihud, Elazar’ın babası; Elazar, Matan’ın babası; Matan da Yakub’un babasıydı. Yakup, Meryem’in kocası Yusuf’un babasıydı. Meryem’den de Mesih denilen İsa doğdu.(Matta 1:12-16)Buna göre, İbrahim’den Davud’a kadar toplam ondört kuşak, Davut’tan Babil’e sürgünlüğe kadar ondört kuşak ve Babil’e sürgünlükten Mesih’e kadar da ondört kuşak geçti.(Matta 1:17)

Yüksel, “Babil sürgününden Mesih’e kadarki sürede 14 nesil geçtiğini belirten Matta on üç nesil saymaktadır” diyor. Bu sorunun cevabı çok basit değildir. Matta 1:17 ile ilgili aşağıdaki iki noktaya dikkat etmemiz gerek.

“Buna göre, (a) İbrahim’den Davud’a kadar toplam ondört kuşak, (b) Davut’tan Babil’e sürgünlüğe kadar ondört kuşak ve (c) Babil’e sürgünlükten Mesih’e kadar da ondört kuşak geçti.” (Matta 1:17)

1) Matta, üç ayrı kuşak grubunun ayrımını yaparken Davut’u birinci ve ikinci gruplara (a, b) dahil ediyor. Bu nedenle ikinci kuşak grubunun başında Süleyman değil, Davut yer alıyor (Bkz. aşağıdaki şema).

2) Matta ikinci kuşak grubunu (b) sayarken bir kişiye (yani Yekonya’ya) kadar değil sürgünlüğe kadar saymaktadır. “Davut’tan Babil’e sürgünlüğe kadar ondört kuşak”. Aynı şekilde üçüncü kuşak grubunu (c) sayarken sürgünlüğü dahil ederek saymaktadır: “Babil’e sürgünlükten Mesih’e kadar da ondört kuşak geçti.” Ayet 11’de Yoşiya’nın ismi sürgünlüğün başlangıcı ile ilgili olarak gösteriliyor. Yekonya’nın ismi ise, ayet 12’de sürgünlüğün sonu ile ilgilidir.

Bu nedenle Matta, nesillerin sayımını aşağıdaki tablo şeklinde yapmaktadır:

“İbrahim’denDavud’a kadar toplam ondört kuşak” 
“Davut’tanBabil’e sürgünlüğe kadar ondört kuşak”
“Babil’e sürgünlükten Mesih’e kadar da ondört kuşak”
1İbrahim1Davut1YekonyaSürgünlük
2345678910111213İshakYakupYahıdaPeresHesronRamAmindabNahşonSalmonBoazObedYeşay 2345678910111213SüleymanRehevamAbiyaAsaYehoşafatYoramUziyaYotamAhazHizkiyaManaşeAmon2345678910111213ŞaltiyelZerubabelAbihudElyakimAzorSadokAhimElihudElazarMatanYakupYusuf
14Davut14SürgünlükYoşiya14Mesih İsa


Özet olarak söz konusu olan ayeti şöyle anlamamız gerek: İbrahim’den Davut’a kadar toplam ondört kuşak sayılır. Davut’tan (Babil’deki sürgünlük zamanında doğan Yekonya’nın babası olan) Yoşiya’ya kadar ondört kuşak sayılır. (Babil’deki sürgünlük zamanından sonra doğan Şaltiyel’in babası olan) Yekonya’dan Mesih’e kadar ondört kuşak sayılır. Yani herhangi bir tutarsızlık yoktur.

32. “‘Admin’ neden kayboldu?” (Luka 3:33)

Yüksel, İncil’in bazı İngilizce çevirilerinde Luka 3:33’te “Admin”in ismi bulunurken neden Türkçe nüshalarda bulunmadığını sormaktadır. “Admin” kaybolmadı. “Admin” ismi zaten elimizdeki eski Grekçe İncil el yazmalarının çoğunlukta bulunmamaktadır. Örneğin, A, D, K, D ve Y diye bilinen metinlerde “Admin” yoktur. Birkaç eski el yazmasında ise Admin bulunmaktadır. Böylece bu ismin İncil’in her hangi bir İngilizce veya Türkçe çevirisinde bulunup bulunmaması, hangi el yazması grubuna dayanarak çevirilmiş olduğuna bağlıdır. Her neyse Admin’in Matta’da bulunmadan Luka’da bulunması beklenebilen bir şeydir. Çünkü Matta’daki liste zaten kendi yazınsal ve ruhsal amaçlarına göre birçok kuşağı atlamaktadır (Bkz. soy ağaçlarıyla ilgili açıklamalar, sayfa 141-142).

33. “İsa Celile’de mi yoksa Yahudiye’de mi itibar gördü?”

Bu iki günden sonra İsa oradan ayrılıp Celile’ye gitti. İsa’nın kendisi, bir peygamberin kendi memleketinde saygınlığı olmadığına tanıklık etmişti. Celile’ye geldiği zaman Celileliler O’nu iyi karşıladılar. Çünkü onlar da bayrama gitmişler ve bayramda O’nun Kudüs’te yaptığı her şeyi görmüşlerdi… Adam, İsa’nın Yahudiye’den Celile’ye geldiğini işitince yanına gitti, ölmek üzere olan oğlunu gelip iyileştirmesi için O’na yalvardı. O zaman İsa adama, “Sizler, belirtiler ve harikalar görmedikçe iman etmeyeceksiniz” dedi. (Yuhanna 4:43-48)İsa, Kral Hirodes’in devrinde Yahudiye’nin Beytlehem kasabasında doğduktan sonra ...(Matta 2:1)
İsa, Ruh’un gücüyle donanmış olarak Celile’ye döndü. İsa, büyümüş olduğu yer olan Nasıra’ya geldiğinde, her zaman yaptığı gibi Sept günü havraya gitti. Onlara şöyle dedi: “Kuşkusuz bana şu değimi hatırlatacaksınız: ‘…Kefernehum’da yaptıklarını duyduk. Aynısını burada, kendi memleketinde de yap.’ Size doğrusunu söyleyeyim, hiçbir peygamber kendi memleketinde iyi karşılanmaz”. (Luka 4:14,16,23-24)İsa onlara, “Hangi olup bitenleri?” dedi. O’na, “Nasıralı İsa’yla ilgili olayları” dediler. “(Luka 24:19)

Sayın Yüksel burada, İsa’nın itibar görmediği yerin Yuhanna’yla Matta’ya göre Yahudiye, Luka’ya göre ise Celile olduğunu iddia etmektedir. Halbuki İsa ne Celile’de ne de Yahudiye’de itibar gördü. Yuhanna 4:43’te “oradan ayrılıp Celiye’ye gitti” derken İsa’nın, Yahudiye’den değil, Samiriye’den ayrılması söz konusudur. Samiriye’de İsa gerçekten itibar görmüştü, hatta hiç bir mucize yapmadan dünyanın Kurtarıcısı olarak kabul edilmişti (Bkz. Yuhanna 4:39-42). Fakat hem Yahudiye’de (2:23-25) hem de Celile’de (4:45-48) kendi Yahudi halkı ancak “belirtiler ve harikalar” gördükleri takdirde inanırlardı. Halbuki hiç bir zaman O’na yürekten iman etmiş değildiler. Yani “iyi karşıladılar” deyişinde alaylı bir ifade söz konusudur. Buradaki “kendi memleketi” ifadesiyle hem Yahudiye’yi hem de Celile’yi kastedip bölüm 1:11’deki “kendi yurduna geldi, ama kendi halkı O’nu kabul etmedi” sözünün doğru olduğunu göstermektedir. Bunu Yuh. 4:45-48’de açıkça görebiliriz ki halkı İsa’ya içten inanmıyordu. Üstelik bu üzücü gerçeğe her dört İncil’de de aynı şekilde rastlıyoruz.

34. “Kim yardım istedi? Yüzbaşı mı, ihtiyarlar mı?”

İsa Kefernahum’a varınca bir yüzbaşı O’na gelip, “Ya Rab” diye yalvardı, “felçli uşağım korkunç acılar içinde evde yatıyor.” İsa, “Gelip onu iyileştireceğim” dedi. Ama yüzbaşı, “Rab, ben layık değilim ki, damımın altına giresin!” karşılığını verdi. “Sen yeter ki bir söz söyle, uşağım iyileşir.” (Matta 8:5-8)
Orada bir yüzbaşının çok değer verdiği kölesi ölüm döşeğinde hasta yatıyordu. İsa’yla ilgili haberleri duyan yüzbaşı, gelip kölesini iyileştirmesini rica etmek üzere O’na Yahudilerin bazı ihtiyarlarını gönderdi. Bunlar İsa’nın yanına gelince içten bir yalvarışla O’na dediler ki, “Bu adam senin yardımına layıktır” (Luka 7:2-4)

Yüzbaşı yardım istedi. Ama isterken Yahudi ihtiyarlarının aracılık etmeleriyle yardım istedi. Ahmet’in bir tanıdığı aracılığıyla istekte bulunmasını, tanıdığına değinmeden şöyle açıklayabiliriz, “Ahmet, Mehmet’ten şunu istedi.” Fakat herhangi bir çelişkiye düşmeden, “Ahmet Mehmet’e tanıdığını yolladı. O da Ahmet için Mehmet’ten şunu istedi” de diyebiliriz. İşte Matta olayı daha kısa ve öz şekilde (7 ayet ile; Luka da 10 ayet ile) açıklarken arada bulunanlardan söz etmeyip yüzbaşının ilk şahıs olarak İsa’dan yardım istediğini anlatmaktadır. Bu da Matta’nın amacından kaynaklanan niteliklere uygundur (Bkz. VII. Bölüm – İncil mi İnciller mi?).

35. “Çıkarken mi, yaklaşırken mi?

İki kör mü bir kör mü?”

Eriha’dan ayrılırlarken büyük bir kalabalık İsa’nın ardından gitti. Yol kenarında oturan iki kör adam, İsa’nın oradan geçmekte olduğunu duyunca, “Ya Rab, ey Davut Oğlu, halimize acı!” diye bağırdılar.(Matta 20:29-30)Sonra Eriha’ya geldiler. İsa, öğrencileri ve büyük bir kalabalıkla birlikte Eriha’dan ayrılırken, Timay oğlu Bartimay adında kör bir dilenci yol kenarında oturuyordu.(Markos 10:46)İsa Eriha’ya yaklaşırken kör bir adam yol kenarında oturmuş dileniyordu.(Luka 18:35)

İsa herhalde eski Eriha’dan çıkarken yeni Eriha’ya yaklaşırken körleri iyileştirdi. O dönemde iki Eriha vardı – tepede büyük ölçüde yıkıntı olan eski Eriha ve bundan bir kilometre uzakta Romalı kral Herodes’in inşaat ettirdiği yeni Eriha.10 Eski Eriha, Yeşu zamanında yıkılıp İsrail’in kralı Ahab zamanında tekrar yapılmıştı (Yeşu 7:20; I. Krallar 16:33-34). Büyük bir olasılıkla Matta’yla Markos Filistin’li Yahudiler olarak İsa’nın çıktığı eski şehirden, Troas’lı Luka ise İsa’nın yaklaştığı yeni şehirden bahsetmektedir.

İkinci soruya gelince iki kör vardı. Bu, Markos’la Luka’nın bir kişi yazdığı yerde Matta’nın iki kişi yazdığı tek yer değildir (Bkz. Matta 8:28 ve Markos 5:2 ile Luka 8:27’ye). Bu Matta’nın olaylara gözleriyle tanık olduğundan kaynaklanmış olabilir. Her ne ise bu bir çelişki yaratmıyor. Olayın önemli yönlerini anlatmak için bir kişi, hele o kişi diğerinden daha fazla dikkate değerse yeterdir. Örneğin: “Bugün çarşıda Salih Erdoğan’ı gördüm. Senelerdir onu görmemiştim!” derim. Halbuki Salih beyin yanında gördüğüm başka bir arkadaş da vardı. Fakat anlatmak istediğim şey için önemli olmadığından ona değinmeyebilirim.

36. “Sıpa ile beraber eşek var mıydı?”

“Karşınızdaki köye gidin. Hemen orada bağlı bir dişi eşek ve yanında bir sıpa bulacaksınız. Onları çözüp bana getirin.”Eşekle sıpayı getirip üzerlerine giysilerini yaydılar, İsa da sıpanın üzerine bindi. .(Matta 21:2, 7)“Karşınızdaki köye gidin. Köye girer girmez, üzerine daha hiç kimsenin binmediği, bağlı duran bir sıpa bulacaksınız. Onu çözüp bana getirin.”Sıpayı İsa’ya getirip üzerine kendi giysilerini yaydılar. İsa da sıpaya bindi.(Markos 11:2, 7)“Karşıdaki köye gidin. Köye girince, üzerine daha hiç kimsenin binmediği, bağlı duran bir sıpa bulacaksınız. Onu çözüp bana getirin. .(Luka 19:30)

Evet, eşek vardı. Matta bu olayı açıklarken, Markos ile Luka’da yazılmayan bir ayrıntı vermektedir. İsa’nın bindiği hayvanın sıpa olduğuna göre eşeğin orada olup olmaması fazla önem taşımıyor. Ama Matta özellikle İsa’dan önceki peygamberler aracılığıyla bildirilen sözlerin ayrıntılı bir şekilde yerine gelmiş olduğunu sürekli vurgulamaktadır. Bunun için Mesih’le ilgili olan Zekeriya 9:9’daki “Siyon kızına deyin ki, ‘Bak, alçakgönüllü Kralın, bir eşeğe, evet bir sıpaya, bir eşek yavrusuna binmiş sana geliyor'” sözleri İsa’nın bir eşeğin sıpasına binmesiyle gerçekleştiğini göstermeye özenmektedir. Bu yüzden bu ayrıntı eklenmiş olabilir.

37. “Şehadeti doğru muydu?”

Eğer kendim için ben tanıklık edersem, tanıklığım geçerli olmaz.(Yuhanna 5:31)Kendim için ben tanıklık ediyorsam da tanıklığım geçerlidir. Çünkü nereden geldiğimi ve nereye gideceğimi biliyorum. Oysa siz, nereden geldiğimi, nereye gideceğimi bilmiyorsunuz.(Yuhanna 8:14)

İsa’nın şehadeti, söylediği her söz ve yaptığı her şey gibi doğruydu. O’nu suçlamak istedikleri zaman İsrail’in Yüksek Kurulu kendisine karşı tanık aradılar fakat bulamadılar. O günah işlemedi, ağzından hileli bir söz çıkmadı. Sayın Yüksel’in bu soruda çok yüzeysel bir şekilde karşılaştırdığı iki ayete, bağlantılı oldukları ayetlerle birlikte bakılırsa gerçek bir çelişki yoktur tabii. Yuhanna 5:30-32’de İsa’nın dediğini şu sözlerle açıklayabiliriz: “Eğer sırf kendiliğimden tanıklık edersem, yani Tanrı’nın bana verdiği sözlerine bağımsızca kendim için tanıklık edersem tanıklığım geçerli ve doğru olmaz. Halbuki Tanrı da aynısını tanıklık eder.” Yuhanna 8:13-18’de Ferisiler (Aynen Sayın Yüksel’in yaptığı gibi) İsa’nın önceki sözlerini yanlış bir şekilde kendisine karşı kullanmaya çalışıyorlardı. Bu sefer İsa kendi sözlerinin doğru ve güvenilir olduğunu vurguluyor, hatta öncekine benzer sözlerle bile bunu ispatlıyor (8:16-18). Her iki bölümde de İsa’nın vurgulamak istediği gerçek, kendisinin Baba Tanrı’yla bir olmasıdır.

38. “Ağaç ne zaman kurudu? Ağacın suçu neydi?”

İsa sabah erkenden kente dönerken acıkmıştı. Yol kenarında gördüğü bir incir ağacına yaklaştı. Ağaçta yapraktan başka bir şey bulamayınca ağaca, “Sonsuza dek artık meyve vermeyesin!” dedi. İncir ağacı hemen o anda kurudu.Öğrenciler bunu görünce şaşkına döndüler. “İncir ağacı birdenbire nasıl kurudu?” diye sordular.(Matta 21:18-20)Ertesi gün Beytanya’dan çıktıklarında İsa acıkmıştı. Uzakta, yapraklanmış bir incir ağacı görünce üzerinde belki incir bulurum diye yaklaştı. Ağacın yanına vardığında yapraktan başka bir şey bulamadı. Çünkü incir mevsimi değildi. İsa ağaca, “Artık senden hiç kimse bir daha meyve yemesin!” dedi. Öğrencileri de bunu duydular.Sabah erkenden incir ağacının yanından geçerlerken, ağacın kökten kurumuş olduğunu gördüler. Olayı hatırlayan Petrus, “Rabbî, bak! Lanetlediğin incir ağacı kurumuş!” dedi. (Markos 11:12-14, 20-21)


Ağaç çok kısa zaman içerisinde kurudu, fakat Markos’ta açıkça belirtildiğine göre İsa’nın ağacı lanetlediğinden sonraki gün öğrenciler kurumuş olduğunu görünce İsa’ya sordular. Matta’da hikâye özetlenip kısaltılmıştır. Bu Matta’da sık sık rastlanan bir nitelik olup, orada bulunan hikâyelerin sürekli zamandizine göre değil ama bazen konulara göre düzenlenmiş olduğu görülmektedir. (Örneğin: Matta 9:18-26’i Markos 5:21-43’le karşılaştırın.) Markos 11:12-14 ile 20-24’teki iki ayrı gün oluşan olay Matta 21:18-22’de ait olduğu tek konuya göre birleştirilmiştir. Matta 21:20’deki “Öğrenciler bunu görünce” ifadesi ertesi günle ilgilidir. Ama önemli olan ağacın İsa’nın sözü üzerine çabucak kurumuş olmasıdır.

Bunun için “ağacın suçu neydi?” sorusu daha esaslıdır. Tabii ki ağacın suçu yoktu. Fakat ikiyüzlü din adamlarının suçu vardı. İşte bu hareketle İsa onları gözle görülür bir şekilde ikaz ediyordu. İncir ağaçları genellikle meyvesi çıktığı zaman veya biraz sonra bile yapraklanırmış. İncir mevsimi olmadığı için İsa bu nadir yapraklı ağaca yaklaştı. Yaprakları olması meyvesi olduğunu da ilan ediyordu. Fakat ilan ettiği şey yalandı. Meyvesi yoktu. Bunun için meyvesi olduğunu ilan eden fakat meyvesiz olan bu ağacı İsa lanetledi.

Kutsal Kitap’ta incir ağacı İsrail oğullarını simgeleyen bir semboldur (Bkz. Yeremya 24:1-8; Hoşea 9:10; Nahum 3:12). Allah’ın onlardan beklediği de “iyi incirler”di, yani sevgi, doğruluk, sadakat, dolu olmak gibi. İsa da Kendisiyle İsrail’le ilgili şu benzetmeyi açıklamıştı: “Adamın birinin bağında dikilmiş bir incir ağacı varmış. Adam gelip ağaçta meyve aramış, ama bulamamış. Bağcıya, ‘Bak’ demiş, ‘ben üç yıldır gelip bu incir ağacında meyve arıyorum, bulamıyorum. Onu kes. Toprağın besinini neden boş yere tüketsin?'” (Luka 13:6-9). İsa, İsrail ağacının sahibi olarak üç yıl boyunca meyve aradıktan sonra son kere Kudüs’e geldi. Varır varmaz tapınağa gitti, her tarafı gözden geçirerek “meyve” durumunu yokladı (Markos 11:11). Tapınakta gözüne çarpan, dua edenler yerine satıcılardı. Ertesi gün Kudüs’e dönerken meyvesiz incir ağacını lanetledi (Markos 11:12-14). Ondan hemen sonra tapınağa gidip satıcıları tapınaktan kovmaya başladı (Markos 11:15-19).

İşte İsa’nın lanetlediği bol yapraklı ama meyvesiz ağaç ibretinin anlamı çok açıktır. İsa, kendilerini Tanrı’ya çok meyve verenler olarak gösteren ikiyüzlü din adamlarını lanetliyor, onları İsrail ağacının pek yakında kesileceği hakkında uyarıyordu. Matta 23’teki İsa’nın tekrarladığı “Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler!” sözlerine bakınız. Sayın Yüksel’in kitabında alıntı yaptığı Delhi’li yazar, alakası olmayan saçma sapan yorumlarıyla İsa’nın yaptıklarından hiçbir şey anlamadığını ortaya koymuş bulunuyor. Sakınsınlar da, Kudüs’teki din bilginlerinin uğradığı mahkûmiyete uğramasınlar.

39. “Horoz kaç kere öttü?”

“Sana doğrusunu söyleyeyim” dedi İsa, “bu gece horoz ötmeden sen beni üç kez inkâr edeceksin.”(Matta 26:34)İsa, “Sana şunu söyleyeyim, Petrus, bu gece horoz ötmeden sen beni tanıdığını üç kez inkâr edeceksin” dedi.(Luka 22:34)İsa şöyle cevap verdi: “Benim için canını mı vereceksin? Sana doğrusunu söyleyeyim, horoz ötmeden sen beni üç kez inkâr edeceksin.”(Yuhanna 13:38)
“Sana doğrusunu söyleyeyim” dedi İsa, “bugün, bu gece, horoz iki kez ötmeden sen beni üç kez inkâr edeceksin.” (Markos 14:30)

Markos’ta yazıldığı gibi horoz iki kere öttü. Markos Petrus’un yardımcısıydı ve özellikle Petrus’la ilgili olaylara daha ayrıntılı bir şekilde tanıklık etmektedir. Horoz ilk kez öttüğünde Petrus aldırmamış tövbe etmemişti. Ancak ikinci kez öttüğünde İsa’nın dediğini hatırladı ve hüngür hüngür ağlayarak tövbe etti. Aslında bir fark yoktur. “Yemeye çağıran zil çalmadan önce yetişin” ile “zil ikinci kez çalmadan önce yetişin” ifadeleri arasındaki fark gibidir. Birisi sadece biraz daha ayrıntılı olarak açıklıyor.

40. “Haç’ı kim taşıdı? Simun mu, İsa mı?”

Askerler İsa’yı götürürken, kırdan gelmekte olan Simun adında Kireneli bir adamı yakaladılar, çarmıhı sırtına yükleyip İsa’nın arkasından yürüttüler. (Luka 23:26)Askerler İsa’yı alıp götürdüler. İsa çarmıhını kendisi taşıyıp Kafatası – İbranicede Golgota – denilen yere çıktı.(Yuhanna 19:17)

Bizi çok seven ve Kendini uğrumuza feda eden Kurtarıcımız İsa haçı taşıdı. Zalimce dövülüp kamçılandığı halde, İsa yine de vali konağından Kudüs şehir kapısına kadar çarmıhını taşıyarak “dışarı” çıkabildi (Yuhanna 18:28 ile Markos 15:20’ye bkz.). Orada zayıflığı ve kan kaybedişinden dolayı İsa çökünce askerler “kırdan gelmekte olan Simun adında Kirenli bir adama …İsa’nın çarmıhını zorla taşıttılar (Markos 15:21). Ondan sonra “İsa’yı Golgota, yani Kafatası denilen yere götürdüler” (Markos 15:22).

Yuhanna neden Simon’u ele almıyor? Çünkü bu ayrıntı Yuhanna İncili’nin amacına uygun değildi (Bkz. VII. Bölüm – “İncil mi İnciller mi?). İsa’nın çarmıhtaki ölümüne, O’nun kararlılığı ve Baba’sına olan itaatkârlığı açısından bakmak mümkündür. Ayrıca ölümüne O’nun çektiği acılar ve verdiği mücadele açısından bakmak da mümkündür. Her iki perspektif de doğrudur ve ikisi de her iki İncil’de de öğretilmektedir. Fakat Yuhanna özellikle Baba’nın egemen planına ve Oğul’un söz dinlemesine ağırlık vermektedir.

41. “Yahuda İsa’yı öptü mü, öpmedi mi?”

İsa daha konuşurken, Onikilerden biri olan Yahuda geldi. Yanında, başkâhinlerle halkın ihtiyarları tarafından gönderilmiş kılıçlı sopalı büyük bir kalabalık vardı. İsa’yı ele veren Yahuda, “Kimi öpersem, İsa O’dur, O’nu tutuklayın” diye onlarla sözleşmişti. Dosdoğru İsa’ya gidip, “Selam, Rabbî*!” diyerek O’nu öptü.İsa ona, “Arkadaş, bunun için mi geldin?” dedi. Bunun üzerine adamlar yaklaştı, İsa’yı yakalayıp tutukladılar. (Matta 26:47-50)İsa’yı ele veren Yahuda, “Kimi öpersem, İsa O’dur. O’nu tutuklayın, güvenlik altına alıp götürün” diye onlarla sözleşmişti. Gelir gelmez İsa’ya yaklaştı, “Rabbî” diyerek O’nu öptü. Onlar da İsa’yı yakalayıp tutukladılar.(Markos 14:44-46)İsa daha konuşurken bir kalabalık çıkageldi. Onikilerden biri, Yahuda adındaki kişi, kalabalığa öncülük ediyordu. İsa’yı öpmek üzere yaklaşınca İsa ona, “Yahuda” dedi, “İnsanoğlu’nu bir öpücükle mi ele veriyorsun?”(Luka 22:47-48)Böylece Yahuda, yanına bir bölük askerle başkâhinlerin ve Ferisilerin gönderdiği görevlileri alarak oraya geldi. Onların ellerinde fenerler, meşaleler ve silahlar vardı. İsa, başına geleceklerin hepsini biliyordu. Öne çıkıp onlara, “Kimi arıyorsunuz?” diye sordu. “Nasıralı İsa’yı” diye karşılık verdiler.İsa onlara, “Ben’im” dedi. O’nu ele veren Yahuda da onlarla birlikte duruyordu. (Yuhanna 18:3-5)

Yahuda İsa’yı öptü. Bir kez daha söylemek gerekirse, İsa’yla ilgili İncil’i yazıya geçiren dört tanığa vahyeden Tanrı’nın Kutsal Ruh’u, kendi amaçlarına göre hikâyenin ayrıntılarını ya dahil etti ya da etmedi. Böylece Yuhanna’da Yahuda’nın İsa’yı öpücükle ele verdiği ayrıntısı yer almıyor. Çünkü orada özellikle İsa’nın, canını kendiliğinden verebilme yetkisi ve O’nun kimliği – “kimi arıyorsunuz… Ben’im” – vurgulanmaktadır. Yine de ayet 5’teki “O’nu ele veren Yahuda da onlarla birlikte duruyordu” ifadesiyle Yahuda’yı suçsuz bırakmamaktadır.

42. “Yahuda İsa’yı neden öptü?”

İnsanoğlu, kendisi için yazılmış olduğu gibi gidiyor, ama İnsanoğlu’nu ele verenin vay haline! O adam hiç doğmamış olsaydı, kendisi için daha iyi olurdu.”O’nu ele verecek olan Yahuda, “Rabbî, yoksa beni mi demek istedin?” diye sordu.İsa ona, “Söylediğin gibidir” karşılığını verdi.(Matta 26:24-25)İsa’yı ele veren Yahuda, “Kimi öpersem, İsa O’dur, O’nu tutuklayın” diye onlarla sözleşmişti. Dosdoğru İsa’ya gidip, “Selam, Rabbî*!” diyerek O’nu öptü.(Matta 26:48-49)

Ne saçma bir soru! Yahuda, İsa’yı ya da on bir öğrencisini düşünerek O’nu öpmedi ki! Karanlıkta İsa’yı tanımayacak olan kalabalığa bir işaret vermek gereğini duydu ve öpücük işaretini seçti. Bu kadar. Yine de bu, onun İsa’yı ele vermesinin ne kadar acı ve keskin bir şey olduğunu ortaya koyuyor. O toplumda birini öpmek, bugünkü doğu ülkelerde olduğu gibi bir dostluk işaretidir. Bu olayı yüzyıllar önceden bildiren ilgili Mezmur’un sözleri Yahuda’nın verdiği sahte sevgi işaretiyle gerçekleşti: “Sevgime karşılık bana hasım oldular; Ben ise, dua etmekteyim. Ve iyiliğe karşı bana kötülük, Ve sevgime karşı nefret ettiler” (Mezmur 109:4-5).

43. “Haydutların akıbeti?”

“Tanrı’ya güveniyordu; Tanrı O’nu seviyorsa, kurtarsın bakalım! Çünkü, ‘Ben Tanrı’nın Oğluyum’ demişti.” İsa’yla birlikte çarmıha gerilmiş olan haydutlar da O’na aynı şekilde hakaret ettiler. (Matta 27:43-44)Çarmıhta asılı duran suçlulardan biri O’na, “Sen Mesih değil misin? Haydi, kendini de bizi de kurtar!” diye küfür etti.Ne var ki, öbür suçlu onu azarladı. “Sende Tanrı korkusu da mı yok?” diye karşılık verdi. “Sen de aynı cezayı çekiyorsun. Nitekim biz haklı olarak cezalandırılıyor, yaptıklarımızın karşılığını alıyoruz. Oysa bu adam hiçbir kötülük yapmamıştır.” Sonra, “Ey İsa, kendi egemenliğine girdiğinde beni an” dedi.İsa ona, “Sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte cennette olacaksın” dedi.(Luka 23:39-43)

Onlar saatlerce İsa’nın yanında çarmıhta asılıydılar. Böylece kendi durumlarını ve öldükten sonra nereye gideceklerini düşünmek için yeterli zamanları vardı. İlk önce her iki haydut İsa’ya sövdü. Daha sonra birisinin alaylı bir biçimde “Sen Mesih değil misin?” deyişi üzerine, artık İsa’nın suçsuzluğu karşısında kendi günahlılığını anlamış olan diğer haydut, Allah’tan korkmaya başladı. Bunu ve İsa’nın gerçekten yücelik içinde geri gelecek olan Mesih olduğunu itiraf üzerine, Luka İncili değil (!), Mesih Kendi yetkisiyle onu akladı ve cennete layık kıldı. Bunu da kendini kurban olarak sunmakla sağladığı fidye ya da kefaret sayesinde yaptı. Bu kurtuluşa, haydutun yaptığı gibi, kendini cehenneme layık kabul ederek, İsa’nın merhametine sığınan herkes kavuşabilir.

44. “Kabirlerden çıkan cinliler kaç kişiydi?”

İsa gölün karşı yakasında Gadaralıların memleketine vardığında, cine tutsak iki kişi mezarlık mağaralardan çıkıp O’nu karşıladı. Bunlar öyle tehlikeliydi ki, o yoldan kimse geçemiyordu.(Matta 8:28)İsa kayıktan iner inmez, kötü ruha tutsak olan bir adam mezarlık mağaralardan çıkıp O’nu karşıladı. (Markos 5:2)İsa karaya çıkınca, kentten bir adam O’nu karşıladı. Cinlere tutsak olan ve uzun zamandan beri giysi giymeyen bu adam evde değil, mezarlık mağaralarda yaşıyordu.(Luka 8:27


İki kişiydi. Lütfen soru 35’teki ikinci paragrafa bakınız.

45. “İsa’yı kaç kişi kefenledi ve kabre koydu?”

Yusuf cesedi aldı, temiz keten beze sardı, kayaya oydurmuş olduğu kendi yeni mezarına yatırdı. Mezarın girişine büyük bir taş yuvarlayıp oradan ayrıldı. (Matta 27:59-60)Yusuf da keten bez satın aldı, cesedi çarmıhtan indirip beze sardı ve kayadan oyulmuş bir mezara yatırarak mezarın girişine bir taş yuvarladı.(Markos 15:46)Yusuf, Pilatus’a gidip İsa’nın cesedini istedi. Cesedi çarmıhtan indirip keten beze sardı ve daha hiç kimsenin konulmadığı, kayaya oyulmuş bir mezara yatırdı.(Luka 23:53)Bundan sonra Aramatyalı Yusuf, İsa’nın cesedini kaldırmak için Pilatus’a başvurdu. Yusuf, İsa’nın öğrencisiydi, ama Yahudilerden korktuğundan bunu gizli tutuyordu. Pilatus izin verince, Yusuf gelip İsa’nın cesedini kaldırdı. Daha önce geceleyin İsa’nın yanına gelmiş olan Nikodim de otuz litre kadar karışık mür ve sarısabır özü alarak geldi. İkisi, İsa’nın cesedini alıp Yahudilerin gömme geleneğine uygun olarak onu baharatla keten bezlere sardılar. İsa’nın çarmıha gerildiği yerde bir bahçe, bu bahçenin içinde de henüz hiç kimsenin konulmadığı yeni bir mezar vardı. O gün Yahudilerin Hazırlık günüydü. Mezar da yakın olduğundan İsa’yı oraya koydular. (Yuhanna 19:38-42)

İki kişi. Aslında kabrin sahibi Aramatyalı Yusuf’tu. İsa’nın cesedini çarmıhtan kaldırmak için Pilatus’a başvuran da oydu (Yuhanna 19:38). Yani hikâyedeki önemli insan Yusuf’tu. Fakat Yuhanna’da Nikodim’in hikâyesi de izlenmekte olduğu için (3:1-10; 7:50-52), sonunda İsa’ya tamamen inanan bir izleyici olup böylece Yusuf’a yardım ettiği ayrıntısı eklenmektedir. Bu şekilde korkudan İsa’ya inandıklarını açıkça söylemekten çekinen inanlılar da cesaret alabilirler.

46. “Mezarda kaç melek gördüler?”

Sept gününü izleyen haftanın ilk günü, tan yeri ağarırken, Mecdelli Meryem ile öbür Meryem mezarı görmeye gittiler. Ansızın büyük bir deprem oldu. Rab’bin bir meleği gökten indi ve mezara gidip taşı bir yana yuvarlayarak üzerine oturdu. Görünüşü şimşek gibi, giysileri ise kar gibi bembeyazdı. (Matta 28:1-3)Mezara girip sağ tarafta beyaz bir kaftan giyinmiş genç bir adamın oturduğunu görünce çok şaşırdılar .(Markos 16:5)Onlar bu durum karşısında şaşırıp kalmışken, şimşek gibi parıldayan giysilere bürünmüş iki kişi yanlarında beliriverdi.(Luka 24:4)Meryem ise mezarın dışında durmuş ağlıyordu. Ağlarken eğilip mezarın içine baktı. Beyazlara bürünmüş iki melek gördü; biri İsa’nın cesedinin yattığı yerin başucunda, öteki ayakucunda oturuyordu.(Yuhanna 20:11-12)

Matta, Markos, Luka ve Yuhanna kitaplarında, birinde tek kişi görünürken diğerlerinin paralel bir bölümünde bir veya iki kişi daha bulunduğu ondan fazla olay vardır (Bkz. Soru 35, 44 ve 45). Daha önce belirtiğimiz gibi bunun gibi ayrıntıların dahil edilip edilmemesi söz konusu olan Rab’bin İncil’de öngürdüğü amacına bağlıdır. Özetle bu muhteşem olayda, en azından iki melek yer alıyordu.

Yuhanna’da kadınlardan sadece Mecdelli Meryem’in (İsa’nın annesi olan değil) mezarda bulunduğu konusuna gelince, Yuhanna’da İsa’nın dirilişi, özellikle Meryem’in açısından açıklanır. Bunun için diğer kadınlara önem verilmiyor. Buna rağmen Yuhanna 20:2’deki “Rab’bi mezardan almışlar, nereye koyduklarını da bilmiyoruz” çoğul ifadesi diğer kadınları açıkça dahil etmektedir.

47. “İncil’deki katmalar ve çıkartmalar…”

Matta 17:21; 18:11; 23:14;

Markos 7:16; 9:44-46; 11:26; 15:28; 16:9-20;

Luka 17:36; 23:17;

Yuhanna 5:4; 8:11; 9:35;

Elçilerin İşleri 8:37; 15:34; 24:7; 28:29;

Sayın Yüksel, yukarıdaki örneklerin İncil’in değiştirildiği hakkındaki suçlamasını desteklediğini iddia etmektedir. II. Bölümde bu suçlamaya yanıt vermiştik (s. 76-88), ama yanıtımızı genişletmemiz yararlı olabilir. Mesih İnanlı bilginler yukarıdaki ayetlerin hepsini ve bu tür “farklılıkları” dikkatle etüt etmişlerdir. Tabii ki burada, İncil’in binlerce dile yapılan çok sayıda çevirisinden söz etmiyoruz. Günümüzde etüt edilmeye açık olan antik Yunan elyazmalarının güvenilirliğini dikkate alıyoruz.

İlk önce, “antik kayıtların insanı şaşırtan biçimde aynı oluşunu” hatırlamalıyız.11 “Metinsel tartışma, İncil’in sözlerinin binde birini bile etkilemez. Dahası, şu ya da bu metnin okunmasıyla hiçbir yerleşmiş öğreti şüpheyle sorgulanamaz.”12 İncil’e sağlam bir güvenle yaklaşabiliriz.

Ancak, soru hâlâ var olmaya devam etmektedir: Farklı Yunanca elyazmalarındaki yüzlerce küçük farklılığı nasıl açıklayabiliriz? Bu “çelişkiler”, değişik sözler, tabirler ve iki paragraftan oluşur, ki bunlar (1) bazı elyazmalarında var, bazılarında yoktur, ya da (2) farklı elyazmalarında bazı şekillerde farklılık gösterirler.

Aşağıdaki noktalar tatmin edici bir yanıt sağlarlar. Hiç olmazsa Kutsal Kitap’a, “insan sözü olarak değil, gerçekte olduğu gibi Tanrı sözü olarak” (I. Sel. 2:13) yaklaşanlar için böyle olmalıdır. Rab’bin söylediği şu söz çok anlamlıdır, “Eğer bir kimse Tanrı’nın isteğini yerine getirmek istiyorsa, bu öğretişin Tanrı’dan mı olduğunu, yoksa kendiliğimden mi konuştuğumu bilecektir” (Yuh. 7:17).

1.Orijinal Kutsal Kitap ayetleri “Tanrı esinidir” (II. Tim. 3:16) ve bu yüzden içlerinde hiç bir hata ve eksik yoktur. “Çünkü hiçbir peygamberlik sözü insanın isteğinden kaynaklanmadı. İnsanlar Kutsal Ruh’ça yönetilerek Tanrı’nın sözlerini ilettiler” (II Pet. 1:21). Bu dökümanlar şüphesiz nispeten narin papirüs tomarları ya da yapraklarına yazılmışlar (o zaman kağıt olarak kullanılan madde), ve nispeten erken bir zaman içinde kaybolmuşlardı.

2.İnanlılar bu orijinal yazıları bundan sonraki dört yüzyıl boyunca elle papirüse, sonra da parşömen kağıda geçirmişlerdir. Bu kopyalar Roma İmparatorluğunun çeşitli yerlerine yayılmışlardır. Böylesine uzun dökümanların elle yazılması yorucu bir iştir ve bazı yanlışlıklar kaçınılmazdır. Bunları kopya edenler birbirlerine benzeyen harfleri karıştırabilirler, yerlerini değiştirebilirler, ya da aralarındaki metni atlayarak tekrar edilen bir sözcükten ötekine geçebilirler. Kopya etmekte olduğu elyazmasının kenarındaki bir yazıyı metnin bir kısmı olarak metne dahil etmiş olabilirler. İyi niyetli bir yazıcı elyazmasına gramerini ya da anlamadığı bir noktayı “düzelterek” kasıtlı değişiklikler ekleyebilir. Sonuç olarak, kopya etme işlemi büyük bir dikkat ve saygıyla yapıldığı halde, bu elle kopya edilen elyazmalarında çok sayıda küçük çelişkiler bulmaktayız. Bu yazıcılar, yaptıkları işin kutsallığının ve Sayın Yüksel tarafından aktarılan Esinleme 22:18-19 ayetleri gibi, Tanrı’nın sözünü değiştirip bozmak hakkındaki Kutsal Kitap uyarılarının farkındaydılar.

3.Elimizde ne vardır? “Matbaa makinesi 15’inci yüzyıla kadar keşfedilmediği için Yunanca İncil’in metni bize çeşitli elyazmalarıyla erişmiştir.”13 Bunlar Avrupa, Kuzey Afrika, ve Orta Doğunun her tarafından toplanmışlardır. “İncil’in metni için elyazmasal kanıtlar herhangi bir antik eserinkinden çok çok daha boldur…Yunanca metnin tamamı ya da parçalarının, hemen hemen beş bin elyazması vardır…Latincede sekiz bin elyazması vardır, ve ek olarak diğer antik çevirilerden de bin tane vardır. Bu elyazmaları arasında, orijinalden bir yüzyıldan fazla kadar bile olmadan, İncil’in çok büyük parçalarını içeren, ve İncil’in kitaplarının orijinal olarak yazılmasından üç yüzyıl içinde kopya edilen (iki tane neredeyse tamam İncil nüshası dahil) elli ya da daha çok elyazması vardır.”14

4.Bu belgelerden, orijinallerinde tam tamına ne yazılmış olduğunu çok yakın bir şekilde anlayabiliriz. Süreç, başkanın konuşmasının tam metninin ne olduğunu anlamak için odadaki gazeteciler grubunun aldıkları notları kıyaslama işine benzer. Bir gazetecinin yazamadığı ya da yanlış yazdığı bir şey diğerlerinin notlarından anlaşılabilir. “Orijinaline olabileceği kadar yaklaşmak için çeşitli elyazmalarının kopyalarının etüdü, ve onların her birinin değerini belirleme, Metinsel Eleştiri bilimini oluşturur.”15 Üzerlerinde gerçek bir soru işareti olan bölümler çok çok azdır.

Sonuç olarak, söz konusu çelişkilerin hemen hemen hiçbir istisna olmaksızın Kutsal Kitap ayetlerinin elle kopya edilmesinin sonucu olan küçük hatalar olduklarını söyleyebiliriz. Kutsal bir Tanrı’nın önündeki dürüstlük, bunların hiçbirinin gözardı edilmemesini gerektirir. Yine de, binlerce elyazmasının dikkatle incelenmesi, günümüzde çeviride kullanılan Yunanca metnin esinlendirilmiş orijinaline çok çok yakın olduğunu kanıtlar. Sonuç olarak bu, “Kutsal Kitap ayetlerinin gerçek olduğunun kanıtını kuvvetlendirmiştir ve gerçek bir dürüstlükle elimizde Tanrı’nın gerçek Sözü olduğundan emin olabiliriz.”16

Bundan öte araştırma için metnin günümüze gelişi hakkındaki nota bakınız (sayfa 138-140).

48.”Baba ve Oğul!”

Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. …Söz insan olup aramızda yaşadı. Biz de O’nun yüceliğini, Baba’dan gelen, lütuf ve gerçekle dolu olan biricik Oğul’un yüceliğini gördük.(Yuhanna 1:1, 14)Ben ve Baba biriz. (Yuhanna 10:30)

Kutsal Kitap’ın başından sonuna kadar bu gerçek bulunmaktadır. Allah’ın, kendi ezeli-ebedi Söz’ü ve Ruh’u Tevrat’ın ilk ayetlerinde bile görülür: “Başlangiçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; ve Allahın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. Ve Allah dedi: ‘Işık olsun’; ve ışık oldu” (Tekvin 1:1-3). Allah tektir, fakat bu teklik bir hücreninki gibi basit bir teklik değildir. Bunun en iyi örneği (bu konuda örnek kullanabilirsek) Allah’ın benzeyişine göre yaratılan insanın kendisidir. Bedeni, canı ve ruhu olmakla birlikte insan tektir, değil mi? Buna benzer ama akıl ermez derecede daha yüksek bir şekilde Allah’ın Özü, Sözü ve Ruhu vardır.

Bu konunun cevabını üç paragraf içinde açıklamak denizi bir kovaya sığdırmak kadar imkânsızdır. Gerçekten ilgilenen kişiler başka kaynaklara başvurabilir.17 Ama en azından şöyle özetlemeye çalışalım. Allah’ın değişmez Kitap’ının açık ve orijinal öğretişine göre O’nun Sözü (Kelamullah) ezelden beri O’nun özünden “doğmak”tadır. Bunun için Allah’a “Baba” ve Söz’e “Oğul” terimleri kullanılmaktadır. Allah’ın Sözü, Özü kadar ezelidir. Kutsal Ruh ise başmelek Cebrail (!) değil, Allah’ın Kendi Ruhudur (Ruhullah). O da ezeli-ebedidir. Ezeli Söz/Oğul iki bin yıl önce yüceliğinden soyunarak bakire Meryem’in rahminden doğdu. Oğul, İsa diye bildiğimiz insan oldu ve lütuf ve gerçekle dolu olarak aramızda yaşadı, ölüleri diriltmek kadar büyük ve sayısız mucizeler yaptı, çarmıhta gönüllü ve günah bağışlatan kurban olarak öldü, gömüldü, ve üçüncü gün ölümü yenerek dirildi. Allah böylece bu İsa’yı hem Rab hem Mesih yaptı. İşte İncil denen Müjde budur ve biz “Müjde’den utanmıyoruz. Bu, iman eden herkesin kurtuluşu için Tanrı’nın gücüdür” (Romalılar 1:16).

İncil’de okuduğumuz gibi “Kuşkusuz, Tanrı yolunun sırrı büyüktür. O, bedende göründü!” (I. Timoteyus 3:16). Fakat şüphesiz Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un bir tek Tanrı olması gerçeği Kutsal Kitap’ın asıl gerçeğidir.

49. “Allah ‘Üçlük’ Allahı mıdır?”

Önceki soruya bakınız. Ama orada dediklerimize iki nokta eklememiz yerinde olur:

1) Sayın Yüksel, “bu doktrin, ne İbranî peygamberleri, ne de Hristiyan resulleri tarafından biliniyordu.” diyor. Peki aşağıda iki ayet vereceğiz. Birincisi, İbranî peygamberi olan Yeşaya aracılığıyla verilen bir ayettir. Bakalım, bu doktrin biliniyor mu yoksa bilinmiyor muydu?

“Ey Yakub, ve çağırdığım İsrail, beni dinle: Ben O’yum; ilk benim, son da benim. Evet, yerin temelini benim elim koydu, ve gökleri sağ elim yaydı; ben onları çağırınca, birlikte dikilip dururlar…Bana yaklaşın, bunu dinleyin: Başlangıçtan beri gizlice söylemedim; vaki olduğu zamandan beri ben oradayım; ve şimdi Rab Yehova (Baba) ve onun Ruhu (Kutsal Ruh) beni (Söz) gönderdi.” (Yeşaya 48:12-13, 16)

Bir İbranî peygamberinin yazıya geçirdiği bu ayetlerde Üçlü Birlik açıkça görülür. Gelelim Yeni Ahit’e. Kutsal Ruh’un Havari Matta aracılığıyla verdiği şu ayete bakalım:

İsa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: “Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla(tek ad!) vaftiz edin. Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim” (Matta 28:18-20).

Bundan daha açık bir ifade olamaz. Bunun gibi pek çok ayet sıralamak mümkündür. Sonuç olarak şunu açıkça diyebiliriz ki, Üçlübirlik Gerçeği hem İbranî peygamberleri, hem de Hristiyan resulleri tarafından biliniyordu.

2) Sayın Yüksel, bu gerçeğin “bir sır” olduğunu kabul etmemizden alaylı bir şekilde bahsetmektedir. Fakat İncil’de böyle bir tavırla ilgili olarak şöyle yazılır: “Bu kişiler anlamadıkları her şeye sövüyorlar… Vay bunların haline! Çünkü Kabil’in yolundan gittiler” (Yahuda 10-11). Acaba “Kabil’in yolu” neydi? Kabil, Allah’ın saptamış olduğu kurban yoluyla kurtuluş planını anlamadan kendi doğruluğunu yerleştirmeye çalışarak Rab’be kuzu değil, toprağın ürününden bir adak getirdi. Fakat Allah onu kabul etmeyince Kabil istenen kuzuyu getiren kardeşi Habil’e kızdı ve sonunda onu öldürerek ilk katil oldu. Aynı şekilde değerli Müslüman arkadaşlarımız ne Allah’ın Üçlü Birliğini ne de O’nun Mesih’inin kurban olarak çarmıhtaki ölümü sayesinde sağladığı kurtuluş müjdesini anladıkları için bu yüksek gerçeklere sövüyorlar. Bu konuda Allah şöyle der: “Benim düşüncelerim sizin düşünceleriniz değil, sizin yollarınız benim yollarım değil, Rab diyor. Çünkü gökler nasıl yerden yüksekse, yollarım sizin yollarınızdan, ve düşüncelerim sizin düşüncelerinizden öyle yüksektir” (Yeşaya 55:8-9).

Kutsal Kitap’ta böylesine açıkça belirtilen yüce gerçekleri anlamadığımız zaman onlara sövmektense kendimizi alçaltarak gerçeği anlayabilmek için Rab’be yalvarmak gerekir. Bu şekilde yaklaşanlara Rab’bin sözü şudur: “Yüksek ve yükselmiş, ebediyette sakin ve ismi Kutsal olan şöyle diyor: Ben yüksek ve mukaddes yerde otururum, ve alçak gönüllülerin ruhunu diriltmek için, ve alçak gönüllü adamla beraberim. RAB diyor, ben düşküne, ve ruhu kırık olana, ve sözümden titriyen adama bakarım” (Yeşaya 57:15; 66:2)

50. “Apandisit ameliyatı!” (I. Yuhanna 5:7)

Bazı İngilizce tercümelerde bulunan “Çünkü gökte şehadet edenler üçtür: Baba, Kelime ve Ruh-ul Kudüs; ve üçü mutabıktır” ifadesi, ancak dört veya beş Grekçe nüshada bulunur (Bkz. Soru 47). Bunlar da pek eski sayılmaz. Kesinlikle orijinal İncil’de değildi. Bu yüzden de tercümelerin büyük çoğunluğunda bu ifade bulunmaz.

O zaman nereden çıktı? Büyük bir ihtimalle nüshayı elle kopya eden bir din adamı kendi yorumunu eklemiş. Bütün İncil’in zaten doğruladığı üçlü birlik gerçeğini özetleyen bu ifadeyi, bulunduğu ayetlerin yanına ya da altına yazmış olabilir. Ondan sonra o nüshayı kopya eden başka biri, ifadeyi orijinal sanıp metne eklemiş. Fakat bugün mevcut olan binlerce eski nüshayla karşılaştırınca onun orijinal olmadığını biliyoruz.

Dipnotlar konusuna gelince Sayın Yüksel’in Hristiyanların bu olayı gizlemeye çalıştığını yazmasına gerçekten şaşıyoruz. İddiasının tam tersine, bu ifadenin orijinal olmadığı gayet açık bir şekilde çevirilerin dipnotlarında belirtilir. Aslında bu tür farklılıkların hâlâ nüshalarda bulunması kimsenin onları toplayıp “düzelt”mediğini açıkça göstermektedir.

51. “İsa Hıristyanların inandığı gibi Rab olsa idi…” (Markos 10:18; 13:32; Yuhanna 1:18)

Bizce eğer Sayın Yüksel İncil’e böyle başvuracaksa o zaman İncil’deki kavramları biraz da olsa bilmek zorundadır. Onun başvurduğu üç ayet, çok derin fakat aynı zamanda açık bir gerçeğe değinmektedir. O da, İsa Mesih’in ikili benliğidir. Yani Mesih hem %100 Tanrı özüne sahip, hem de %100 insan özüne sahiptir. Tanrı’nın Oğlu olarak ezelden beri sahip olduğu tam Tanrılığına, Meryem’in oğlu olarak doğduğu zaman tam insanlığı ekledi. Böylece de Tanrı ile insanlar arasında tek Aracı oldu (Bkz. I. Timoteyus 2:5). İncil bu yüce olayı şöyle özetler:

“Mesih, Tanrı özüne sahip olduğu halde, Tanrı’ya eşitliği sımsıkı sarılacak bir hak saymadı. Ama yüceliğinden soyunarak kul özünü aldı ve insan benzeyişinde doğdu. İnsan biçimine bürünmüş olarak ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğip kendini alçalttı” (Filipililer 2:6-8).

İşte bu, görünüşte var olan “çelişkiler” aslında hiç çelişki değildirler. Kimi ayetler Mesih’e “Tanrı özü” açısından kimi ise O’nun “kul özü” açısından bakmaktadırlar. Ancak Mesih’in taşımakta olduğu bu iki nitelikten birini unuttuğunuzda size öyle görünebilir. Şimdi Sayın Yüksel’in verdiği ayetlere gelelim:

1)”İsa yola çıkarken, biri koşarak yanına geldi. Önünde diz çöküp O’na, “İyi öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için ne yapmalıyım?” diye sordu. İsa ona, “Bana neden iyi diyorsun?” dedi. “İyi olan tek biri var, O da Tanrı’dır.” (Markos 10:18)

Bu ifadeyi okurken vurgu çok önemlidir, çünkü İsa “BANA neden iyi diyorsun?” değil, “Bana NEDEN iyi diyorsun?” diye soruyordu. Yani adam İsa’ya “İyi öğretmenim” olarak seslendi. Fakat İsa’nın gerçekten kim olduğunu hiç bilmiyordu. Adam’a “iyi” sıfatının aslında ancak Tanrı’ya ait olduğunu açıklıyordu. Kendisinin iyi olmadığını söylemiyordu ki! İncil’in başka yerlerinde İsa şöyle söylemektedir: “İyi Çoban Ben’im” (Yuhanna 10:11). Hz. Davut, Zebur diye bilinen Mezmurlar’ında diyor ki: “RAB çobanımdır; benim eksiğim olmaz.” (Mezmur 23:1). Tevrat’ta da şöyle yazılıdır: “Yeruşalime müjde getiren, sesini kuvvetle yükselt; yükselt, korkma; Yahuda şehirlerine de: İşte, Allahınız! İşte, RAB Yehova yiğit gibi gelecek,…Sürüsünü çoban gibi güdecek, kolu ile kuzuları toplayacak, ve bağrında taşıyacak, ve emzikli olanları yavaş güdecek” (Yeşaya 40:10-11). İsa, Yeruşalim’e gelecek “İyi Çoban” olan Rab’bin kendisiydi.

2)”O Gün ve o saati, ne gökteki melekler, ne de Oğul bilir; Baba’dan başka kimse bilmez.” (Markos 13:32)

İsa burada “İnsanoğlu’nun bulutlar içinde büyük güç ve görkemle geleceği” günden bahsediyordu. Markos İncili özellikle Tanrı’nın Oğlu İsa Mesih’i Rab’bin Kulu olarak tanıtmaktadır (Bkz. İncil mi İnciller mi?). Ve İsa’nın kendisi söylediği gibi “kul efendisinin ne yaptığını bilmez” (Yuhanna 15:15). Oğul kul özünü aldığı zaman yüceliğinden soyundu, sahip olduğu birçok hakkı kullanmamaya, bildiği birçok şeyi bilmemeye karar verdi.

3)”Tanrı’yı hiçbir zaman, hiç kimse görmemiştir. O’nu, Baba’nın bağrında bulunan ve kendisi Tanrı olan biricik Oğul tanıttı.”

(Yuhanna 1:18)

Soru şöyledir: Eğer İsa insanlar tarafından görülmüşse, ve Tanrı hiçbir zaman insan tarafından görülmemişse, İsa nasıl Tanrı olabilir? Oğul veya Söz, ancak insan bedenine büründüğü için insanca görüldü. Bir kez daha İncil’in sözleriyle açıklayalım: “Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez ve çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeyin mirasçısı olarak belirlediği ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi Oğluyla bize seslenmiştir. Oğul, Tanrı’nın yüceliğinin parıltısı ve O’nun varlığının öz görünümüdür”(İbraniler 1:1-3).

Sayın Yüksel’in bu soruya eklediği son cümleyi cevaplamak gerekirse ki herhalde ciddi olarak sorulmadı, kendisine aynen kendi sorduğu soru gibi saçma bir şey soralım. Eğer bir kişinin bedeni sakatsa ruhunun da sakat olması gereklidir mi diyelim? Yine de kişide beden ve ruh olduğu halde kişi tek değil midir?

52. “‘Baba’ ve ‘Oğul’, bazı yerlerde mecazî anlamda mıdır?” (Matta 5:9; 6:14; Luka 20:36; Yuhanna 8:47; I. Yuhanna 5:18-19)

Tabii ki mecazî anlamdadır. Hele Tanrı’yla ilgili olarak kullanıldığı her yerde öyledir. Eğer Sayın Yüksel “hakikî mana” ifadesiyle “fiziksel” demek istiyorsa, Hristiyanları çok yanlış bir şekilde suçlamaktadır. İncil’in hiç bir yerinde Tanrı’yla ilgili olarak fiziksel bir babalık veya oğulluk kavramı yoktur. Sayın Yüksel’in de durumun böyle olduğunun bilincinde olması lazımdır.

Ayrıca iki noktada kendisi çok yanılıyor. İlkin Kutsal Kitap’ta ne mecazî anlamda ne de “hakikî” anlamda “Tanrı bütün insanların babası” öğretisi vardır. Tersine, doğal olarak hepimiz Tanrı’nın yaşamından yoksunuz, içinde yaşadığımız suç ve günahlarımızdan ötürü “gazap çocukları”yız. Yaptığımız kötülükler yüzünden düşünüşümüzde Tanrı’ya yabancı ve düşmanız. Fakat İncil’in bu konudaki müjdesi şudur: “Mesih’i kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrı’nın çocukları olma hakkını verdi. Onlar ne kandan, ne bedenin isteğinden, ne de insanın isteğinden doğdular; tersine, Tanrı’dan doğdular.” (Yuhanna 1:12-13). Bu doğuş ruhsal bir doğuştur. İsa’nın sözettiği “yeniden doğuş”tur (Bkz. Yuhanna 3:3-5). İsa “semavi Babanız” dediği kişiler Onu kabul edenlerdir. Tanrı’nın çocuğu olma ayrıcalığı, ancak Mesih’e tek Kurtarıcı olarak sarılanlara verilmektedir.

İkinci nokta da İsa’nın “oğulluğu” ile O’na inananların “oğulluğu” arasındaki farktır. Arada çok büyük fark var. Tanrı’nın “biricik” Oğlu ezelden beri Tanrı’yla birlikte ve Tanrı’ydı. Fakat bizim gibi günahkâr bir insan tövbe edip O’na ve Mesih’in lütfuyla sağlanan kurtuluşa sarılınca Tanrı onu günahlarından arındırıp evlat edinir. O kişiyi, yaşayan bir ümide, çürümez, lekesiz ve solmaz bir mirasa kavuşturur. O an Tanrı’nın “çocuğu” oluyor ve Mesih ona “kardeş” demekten utanmıyor. Tanrı “birçok oğulu yüceliğe eriştirmektedir” (İbraniler 2:10).

Sonuç olarak Baba-Oğul kavramını tartışacağımıza, lütufla kurtulanlar arasında olmaya gayret edelim!

53. “Allah birdir, Ondan başka ilah yoktur!” (Tesniye 4:39; 6:4; 32:39; I. Samuel 2:2; I. Krallar 8:60; Yeşaya 45:5, 6; Matta 4:10; 6:24; Markos 10:18; 12:29; Luka 18:19)

Amin, doğrudur! Hamd olsun! İtirazımız yok. Bütün yüreğimizle Kutsal Kitap’ın bu gerçeğine inanırız. Yine de bu temel inanç bizi günahlarımızdan kurtarmak için yeterli değildir: “Sen, Tanrı’nın bir olduğuna inanıyorsun; iyi ediyorsun! Cinler bile buna inanıyor ve titriyorlar…Ey akılsız adam…” (Yakup 2:19-20). Bu inancın neden bizi kurtarmayacağını biraz düşünelim:

Hepimiz günaha bulaşmış olduğumuz için kusurluyuz. Kendi doğruluğumuzu kuşandığımızda kirli paçavralar kuşanmış gibi oluruz. Çünkü en iyi işlerimize bile günah bulaşmıştır. Bembeyaz giysileriyle çamura düşen bir çocuk gibiyiz. Çocuğun üstü başı çamura bulaşmış. Ufaklık çamur içinde kalkmış, gözlerinden yaşlar dökülerek çamurlu elleriyle giysisini temizlemeyi çalışmış. Tabii ellerini giysileri üzerinde sürdükçe üstünü daha da kirletirmiş. İşte bizim iyi işlerimiz de böyledir. Günah bulaşığı iyi işlerimizle, günahımızı temizleyemeyiz. En iyi, en dinsel işimizle bir tek günahın lekesini silemeyiz.

Peki nasıl kurtuluruz? Ancak Mesih’in lütfuyla. “Çünkü Tanrı’nın bütün insanlara kurtuluş sağlayan lütfu ortaya çıkmıştır. Bu lütuf, tanrısızlığı ve dünya arzularını reddedip bu dünyada sağduyulu, doğru ve Tanrı yoluna yaraşır bir yaşam sürebilmemiz için bizi eğitiyor. Bu arada, mübarek ümidimizin gerçekleşmesini, ulu Tanrı ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in yücelik içinde gelmesini bekliyoruz. Mesih, bizi her suçtan kurtarmak, arıtıp kendisine ait ve iyilik etmekte gayretli bir halk yapmak için kendini bizim uğrumuza feda etti”(Titus 2:11-14).

54. “İsa Aleyhisselâm Allah-u Teala’nın kulu ve resulüdür” (Matta 12:15-21; 21:11, 46; Luka 7:16; 24:19; Yuhanna 4:19; 6:14; 9:17)

İsa bunu bildiği için oradan ayrıldı. Birçok kişi O’nun ardından gitti, O da hepsini iyileştirdi. Kendisini başkalarına tanıtmamaları için onları uyardı. Bu, Yeşaya peygamber aracılığıyla bildirilen şu söz

yerine gelsin diye oldu:

“İşte, benim seçtiğim kulum,

canımın hoşnut olduğu sevgili kulum.

Ruhumu O’nun üzerine koyacağım.

O da adaleti uluslara ilan edecek.

Çekişip bağırmayacak,

yollarda kimse O’nun sesini duymayacak.

Ezilmiş kamışı kırmayacak,

tüten fitili söndürmeyecek,

ve sonunda adaleti zafere ulaştıracak.

Uluslar da O’nun adına ümit bağlayacak.” (Matta 12:15-21)

Burada da itirazımız yoktur ki! (Lütfen soru 51 bkz.). “Mesih İnancı”nın temellerinden biri İsa’nın, Yeşaya peygamber aracılığıyla vaadedilen “Rab’bin Kulu” yani “Mesih” olduğudur! Yalnız ricamız şudur: Kutsal Kitap gerçeğini araştıran kişi Yeşaya’da yazılanlara başvururken dürüstçe, bu kısmının tümüne baksın. Çünkü Yeşaya kitabında, Mesih’in ezeli çıkışına, çekeceği elemlere ve bu elemlerin ardından gelecek yüceliklere tanıklık eden aşağıdaki ilahi sözleri okumaktayız. Lütfen bunları bir kere dikkatle okumaya özenin:

· Bakireden doğacak olan çocuğun adları asıl yüceliğini gösterir:

Rab kendisi size bir alâmet verecek; işte, kız gebe kalacak, ve bir oğul doğuracak, ve onun adını İmmanuel koyacak [Immanuel ‘Tanrı bizimledir’ demektir] Bize bir çocuk doğdu, bize bir oğul verildi; ve reislik onun omuzu üzerinde olacak, ve onun adı: Harika Öğütçü, Kadir Allah, Ebediyet Babası, Barış Prensi çağırılacaktır. Onu Davudun tahtı üzerinde, ve ülkesi üzerinde, şimdiden ebede kadar hakla ve doğrulukla pekiştirmek ve desteklemek için, reisliğinin ve setâmetin artmasına son olmayacak. Ordular RABBİNİN gayreti bunu yapacak (9:6-7).

· İsrail’e Rab’bin Kendisi gelip Çoban olacak:

Siona müjde getiren, yüksek dağa çık; Yeruşalime müjde getiren, sesini kuvvetle yükselt; yükselt, korkma; Yahuda şehirlerine de: İşte, Allahınız! İşte, RAB Yehova yiğit gibi gelecek, ve kendisi için bazusu saltanat sürecek; işte, ücreti kendisiyle beraberdir, ve mükâfatı kendi önündedir. Sürüsünü çoban gibi güdecek, kolu ile kuzuları toplayacak, ve bağrında taşıyacak, ve emzikli olanları yavaş güdecek (40:9-11).

· İlk ve Son olup dünyaları yaratan, Rab ile O’nun Ruhu tarafından gönderilendir:

Ey Yakub, ve çağırdığım İsrail, beni dinle: Ben oyum; ilk benim, Son da benim. Evet, yerin temelini benim elim koydu, ve gökleri sağ elim yaydı; ben onları çağırınca, birlikte dikilip dururlar… Bana yaklaşın, bunu dinleyin: Başlangıçtan berı gizlice söylemedim; vaki olduğu zamandan beri ben oradayım; ve şimdi Rab Yehova ve onun Ruhu beni gönderdi (48:12-16).

· Mesih önce İsrail tarafından hor görülecek, sonra bütün uluslara ışık olacak:

Yakub sıptlarını yeniden yerlerine dikmek, ve İsrailin esirgenmiş olanlarını geri getirmek için bana kul olman bir şey değildir; seni Milletlere de ışık olarak vereceğim ki, yerin ucuna kadar benim kurtarışım olasın. İnsanın hor gördüğü, milletin nefret ettiği, hükümdarların kölesi olan adama İsrailin Kurtarıcısı ve Kuddûsu Rab şöyle diyor: Sadık olan Rabden, seni seçmiş olan İsrailin Kuddûsunden ötürü krallar görüp ayağa kalkacaklar; reisler görecekler, ve secde edecekler (49:6-7).

· Mesih günahlarımıza karşılık ölüp dirilecek

HABERİMİZE kim inandı? ve RABBİN bazusu kime izhar olundu? çünkü onun önünde körpe fidan gibi, ve kurak yerden kök sürgünü gibi çıktı; ne biçimi ve ne de güzelliği vardı; gösterişi de yoktu ki, kendisine bakınca gönlümüz onu çeksin. Hor görüldü, ve insanlar tarafından bırakıldı; acıları tanımış, elemler adamı; ve insanların kendisinden yüzlerini örttükleri bir adam gibi hor görüldü, ve biz onu saymadık.

Gerçek acılarımızı o taşıdı, elemIerimizi o yüklendi; gerçek biz sandık ki, o cezaya uğradı, Allah tarafından vuruldu, ve alçaltıldı. Fakat günahlarımızdan ötürü o yaralandı, fesatlarımızdan ötürü o zedelendi; selâmetimiz için olan ceza onun üzerine indi; ve onun bereleriyle biz şifa bulduk. Hepimiz koyunlar gibi yolu şaşırdık; her birimiz kendi yoluna döndü; ve RAB hepimizin fesadını onun üzerine koydu.

Ona kötü muamele ettiler, fakat alçaltıldığı zaman ağzını açmadı; boğazlanmağa götürülen kuzu gibi, ve kırkıcılar önünde dilsiz duran koyun gibi, ağzını açmadı. Gaddarlıkla hükmolunarak kaldırıldı; onun zamanında yaşıyanlar arasında kim düşündü ki, diriler diyarından kesilip alınması kavmımın günahından ötürü idi? vuruş ise, kavm içindi. Ve haksızlık etmediği, ve ağzında hile bulunmadığı halde, kabrini kötülerin yanında yaptılar, ve ölümünde zengin adamla beraberdi.

Fakat onu ezmek RABBE hoş göründü; onu eleme düşürdü; onun canı günah takdimesi edilince, zürriyetini görecek, ömrünün günlerıni uzatacak, ve RABBİN muradı onun elinde ileri gidecek. Canının emeği semeresini görecek, ve doyacak; salih kulum bir çoklarını kendi bilgisi ile salih kılacak; ve fesatlarını kendisi yüklenecek.

Bundan dolayı büyüklerle beraber ona pay vereceğim, ve çapul malını zorlularla beraber paylaşacak; çünkü canını ölüme döktü, ve günahkârlarla sayıldı; çoğunun suçunu da o taşıdı, ve günahkârlar için şefaat etti (53:1-12).

Bu ayetleri önyargısızca okuyan herkes, “Rab’bin Kulu” olan Mesih’in sadece bir peygamber olmadığına kanaat getirecektir.

Son olarak Sayın Yüksel’in alıntı yaptığı Kuran’daki İsa’yla ilgili ayete dikkat edelim. Orada okuduğumuz “sadece Allah’ın peygamberidir” ifadesiyle birlikte İsa’ya üç unvan verilmektedir:

“Meryem Oğlu İsa

(1) Mesih… Meryem’e ulaştırdığı

(2) [Allah’ın] Kelimesi ve

(3) Kendinden bir Ruhtur” (Nisâ/4:171).

Kuran’da bu üç unvan İsa’dan başka hiçbir peygambere verilmemiştir. Ayrıca Kutsal Kitap’ta bu üç unvan, bir peygamberden çok üstün kavramları içermektedir.

(1) “Al-Masih” veya “Mesih” hakkında Tevrat’tan başlayarak bütün peygamberler, gelecek olan “Meshedilmiş Olan” veya “Seçilmiş Olan” anlamına gelen “Mesih” ile ilgili tanıklıkta bulunuyor. Bu unvan “Tanrı’nın Oğlu” ve “Aradığınız Rab” unvanlarına denk düşmektedir. Örneğin Hz. Davut’un ikinci Mezmurunda şöyle yazılıdır:

“Dünyanın kralları kalkıyor, Ve hükümdarlar RABBE karşı ve Mesihine karşı, birbiriyle öğütleşiyorlar… Fermanı ilân edeceğim; RAB bana dedi: Sen benim oğlumsun; Ben seni bugün tevlit ettim. İste benden, ve miras olarak sana milletleri, Mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da vereceğim. Onları demir çomakla kıracaksın; Bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın. Ve şimdi, ey krallar, artık aklınızı başınıza alın; Ey dünya hâkimleri, ibret alın. RABBE korku ile kulluk edin, Ve titreyerek mesrur olun. Oğlu öpün ki, hiddet etmesin, siz de yolda yok olmayasınız, Çünkü birazdan hiddeti alevlenir. Bütün ona sığınanlar ne mutludur!” (Mezmur 2:2, 7-12)

Aynı şekilde “İşte, habercimi gönderiyorum, ve önümde yol hazırlıyacak; ve aradığınız RAB kendi mabedine ansızın gelecektir” (Malaki 3:1) diye yazan ayet, hem Hz. Yahya’yla hem de Rab olan Mesih’le ilgili önceden tanıklık etmektedir.

(2) “Kalimatullah” (Kelamullah) veya “Allah’ın Sözü” – İncil’de Tanrı’nın Sözü Mesih’in yüce bir unvanıdır: Ezeli varlığını açıklarken şöyle yazılır: “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi” (Yuhanna 1:1-2). Dünyayı yargılamak üzere ikinci gelişi de şöyle açıklanır: “Bundan sonra göğün açılmış olduğunu ve orada beyaz bir atın durduğunu gördüm. Ata binmiş olanın adı Sadık ve Gerçek’tir. Adaletle yargılar…Gözleri alev alev yanan ateşe benzer. Başında çok sayıda taç vardır ve üzerinde kendisinden başka kimsenin bilmediği bir ad yazılmıştır…’Tanrı’nın Sözü’ adıyla anılır…Kaftanı ve kalçası üzerinde, ‘krallarin Kralı ve rablerın Rabbı’ diye yazılmış bir adı vardı” (Esinleme 19:11-16).

(3) “Ruhun minhu” veya “Allah tarafından bir Ruh” – İslam âleminde genellikle “Ruhullah” olarak bilinir – İncil’de ölümden dirilmiş olan Mesih’in, Hz. Âdem ilk yaradılışın başı olduğu gibi, yeni bir yaradılışın başı olup yaşam veren bir ruh olduğu açıklanır: “Şöyle yazılmıştır: ‘İlk insan Ådem, yaşayan bir can oldu.’ Son Âdem ise yaşam veren bir ruh oldu. Önce ruhsal olan değil, doğal olan geldi. Ruhsal olan sonra geldi. İlk adam yerden, yani topraktandır. İkinci adam [Mesih] göktendir” (I. Korintliler 15:45-47).

Bu örneklerden apaçıktır ki “Al-Masih”, “Kalimatullah” ve “Ruhun minhu” diye tanınan kişi, her hangi bir peygamberden çok çok üstündür. Bu yüzden Kuran’ın bu ayeti büyük bir çelişki yaratmaktadır.

55. “Peygamberlere yapılan çirkin iftiralar”

Tekvin 9:20-26; 19:30-36; 20:2-11; 26:6-10; 27:19-36; 29:16-30; 31:19-35

Çıkış 32:1-6;

Yuhanna 2:1-4;

Galatyalılar 3:14)

Bu soruya da daha önce cevapladık (Bkz. s. 98-101). Kutsal Kitap’ta bulunan en önemli ve acı gerçeklerden biri herkesin günah işlediği ve Allah’ın yüceliğinden yoksun kaldığı gerçeğidir (Bkz. Romalılar 3:23). Hz. Süleyman şöyle dedi: “suç etmeyen adam yoktur” (I. Krallar 8:46). İlk atamız Âdem’den bugüne kadar dünya tarihinde günah işlememiş olan kimse yoktur. Bu gerçek bütün peygamberleri de içermektedir. Tüm insanlıkta tek bir istisna vardır. O da İsa Mesih’tir. O’nun hakkında Kutsal Yazıların değişmez tanıklığı şöyledir:

“O günah işlemedi, ağzından hileli bir söz çıkmadı” (Yeşaya 53:9)

“Günahı bilmeyen Mesih” (II. Korintliler 5:21)

“Kutsal, suçsuz, lekesiz, günahkârlardan ayrılmış” (İbraniler 7:26)

“Kendisinde günah olmadığını biliyoruz” (I. Yuhanna 3:5)

Bütün insanoğulları arasında yalnız İsa “hanginiz bana günahlı olduğumu kanıtlayabilir?” diye meydan okuyabilendir (Yuhanna 8:46). Sayın Yüksel’in “Hz. İsa Mesih’in lanetli olduğu iftirası” olarak tanımladığı olay, aslında İncil sırrının odak noktasıdır! O neden lanetli oldu? İncil’in şu sözleriyle açıklayalım: “Mesih bizleri Tanrı’ya ulaştırmak amacıyla doğru kişi olarak, doğru olmayanlar uğruna, günahlara kurban olarak ilk ve son kez öldü” (I. Petrus 3:18). Ya da şu sözleriyle: “Tanrı, Mesih sayesinde kendisinin doğruluğu olalım diye, günahı bilmeyen Mesih’i bizim için günah yaptı!” (II. Korintliler 5:21). Sonuç olarak bu söz, Mesih’e yapılan bir iftira değildir. Ama şüphesiz her insanı suçlayan acı bir gerçektir.

Kutsal Kitap çok gerçekçidir. Günahlı halimizi açık açık ortaya koyuyor. Allah’a inananlar ve hatta peygamberler arasında bile günah işlendiği zaman olup bitenler, onlar gibi suç işlemememiz için bize ibret olsun diye Kutsal Kitap’ta yazıldı.

Kutsal Kitap, günahlarını ortaya koyduğu inanlıları aynı zamanda bize iman örnekleri olarak da göstermektedir. Bu nasıl olabilir? Burada çok önemli bir ilke var: Tanrı’nın, kişiyi bir alanda onaylaması, onu her alanda onayladığı anlamına gelmez. Örneğin, Kutsal Kitap’a göre Tanrı, kendisine iman ettiği için İbrahim’i aklanmış saydı (Tekvin 15:6). Fakat bu, Tanrı’nın İbrahim’in yalan söylemesini onayladığı anlamına gelmez! Hepimizin olduğu gibi İbrahim’in de günahlarından arındırılması gerekiyordu. İbrahim, Tanrı’nın saptadığı “imanla aklanma”yolunun en büyük örneğidir. Nuh, İshak, Yakup, Davut ve diğer peygamberler birer iman örneğidirler. “Atalarımız imanla Tanrı’nın beğenisini kazandılar… bu kişilerin hepsi, ölünceye dek imandan ayrılmadılar. Vaadedilenlere kavuşamamış, ama bunları uzaktan görüp selamlamış olarak yeryüzünde yabancılar ve konuklar olduklarını açıkça gösteriyorlar” (İbraniler 11:2, 13).

Gerçek şudur ki peygamberlerin hepsi Tanrı’nın Mesih’te gerçekleştireceğine söz verdiği o vaade ümit bağladılar. Doğru ve iman dolu yaşamlar sürdürdükleri halde hepsi günah işledi ve Tanrı’nın merhametine sığınmak zorunda kaldılar. Aslında inanlı kişi Tanrı’ya ne kadar yaklaşırsa kendini o kadar murdar ve günahlı hisseder.

Bu yüzden Kutsal Kitap’ta Tanrı’nın kullanmaya razı olduğu peygamberlerin işledikleri suçları bulmak bizi şaşırtmamalıdır. Daha esaslı bir sorun var: Peygamberler bir yana biz kendimizi günahlı görüyor muyuz? Ölümcül olan günah hastalığından kurtulmak için ilk önce “Doktor”un koyduğu teşhisi kabul etmek gerektir.

56. “Hristiyanlık barışçı mı?”

Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil, kılıçgetirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim. (Matta 10:34-35)

“Ben dünyaya ateş yağdırmaya geldim. Keşke bu ateş daha şimdiden alevlenmiş olsaydı! Katlanmam gereken bir vaftiz var. Bu vaftiz gerçekleşinceye dek nasıl da sıkıntı çekiyorum! Yeryüzüne barış getirmeye mi geldiğimi sanıyorsunuz?Size hayır diyorum, ben ayrılık getirmeye geldim. Bundan böyle bir evde beş kişi, ikiye karşı üç, üçe karşı iki bölünmüş olacak. Baba oğluna karşı, oğul babasına karşı, anne kızına karşı, kız annesine karşı, kaynana gelinine karşı, gelin kaynanasına karşı olacaktır.” (Luka 12:49-53)

Oradakiler bu sözleri dinlerken İsa konuşmasını bir benzetmeyle sürdürdü.Çünkü Kudüs’e yaklaşmıştı ve onlar, Tanrı’nın Egemenliğinin hemen ortaya çıkacağını sanıyorlardı. Bu nedenle İsa şöyle dedi: “Soylu bir adam, kral atanıp dönmek üzere uzak bir ülkeye gitmiş…

‘Üzerlerine kral olmamı istemeyen bu düşmanlarıma gelince, onları buraya getirin ve gözümün önünde kılıçtan geçirin!'”

İsa, bu sözleri söyledikten sonra… (Luka 19:11-27)

Evet, Mesih İnancı insanlara gerçek anlamda barış ve esenlik getiricidir.Bununla birlikte Mesih İnancı insanları birbirinden ayırabilir. Bu iki demece bakalım.

Fakat önce burada okuyucularımıza şu önemli gerçeği hatırlatmak zorundayız:. Mesih adına yapılan birçok şeyin, gerçek Mesih İnancı ile hiç alakası yoktur. Bunların iki çirkin örneği, “Haçlı seferleri” ve “Engizisyon” olarak bilinir, ve İsa Mesih adına yapılan korkunç kötülüklerdir!

Şimdi devam edelim:. İlk önce bu inanç insanlara gerçek anlamda barış ve esenlik getiricidir dedik. Çünkü Mesih İnancı, Tanrı’yla barışmaya yol açan esenlik bildirisidir. “Şöyle ki Tanrı, insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih’te kendisiyle barıştırdı” (II. Korintliler 5:19). “Yaptığınız kötülükler yüzünden bir zamanlar düşünüşünüzde Tanrı’ya yabancı ve düşmandınız. Şimdiyse Mesih, sizi Tanrı önüne kutsal, lekesiz ve kusursuz olarak çıkarmak için öz bedeninin ölümü sayesinde sizi Tanrı’yla barıştırdı” (Koloseliler 1:21-22). Böylece Mesih’e olan imanla aklanan kişi Mesih sayesinde Tanrı’yle barışmış oluyor.

Ondan sonra Müjde, Mesih İnanlılarının sevgi ve barış içinde yaşamalarını sağlayacak güçtedir. Mesih, “Ne mutlu barış sağlayanlara” ve “Düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin” dedi (Matta 5:9, 44). “Hiç kimseye kötülüğe karşı kötülük etmeyin. Herkesin gözünde iyi olanı yapmaya dikkat edin. Mümkünse, Elinizden geldiği kadar bütün insanlarla barış içinde yaşayın. Kendi öcünüzü kendiniz almayın; bunu Tanrı’nın gazabına bırakın… Kötülüğe yenilme, kötülüğü iyilikle yen.” (Romalılar 12:17-21). Müjde’nin getirdiği barış düzeni budur.

Ancak bu, müjdeye uymayanlar ile uyanlar arasında tam bir ayrılık açılıyor. Çünkü henüz günahları içinde bulunan kişi ister istemez Tanrı’nın düşmanıdır. İnanan ise Mesih sayesinde Tanrı’nın “dostu” ve “çocuğu”dur. Sayın Yüksel’in gösterdiği ayetler bunu açıklamaktadırlar. Matta 10:34-35’i dikkatle okuyacak olursak İsa’nın getirmeye geldiği “kılıç”ın ne olduğunu göreceğiz: “Kılıç getirmeye geldim” ifadesi “ayrılık koymaya geldim” ifadesiyle yorumlanmaktadır. Yani bu sözde “kılıç” demek, ayrılık demektir. Kendisi dünyayı, hatta aileleri bile ikiye bölmeye geldi. İnsanları bu kötü çağdan kurtarmak için onların günahlarına karşılık kendini feda etti. Artık insanlar arasına ayrılık getiren mihenk taşı budur. Yol Mesih’te ikiye ayrılır. İsa, “Benden yana olmayan bana karşıdır. Benimle birlikte toplamayan dağıtıyor demektir” demiştir (Matta 12:30).

İsa’nın Luka 19:27, 28’deki sözüne gelince, aynı şeyi görüyoruz. Ama daha önce Sayın Yüksel’in alıntı alma şekline dikkatiınizi çekmek istiyoruz. Ayetleri öyle bir şekilde kesmiştir ki olayı bilmeyen okuyucu İsa’nın, öğrencilerine, Kendisine karşı direnenleri Kendi önünde öldürmelerini emrettiğini sanabilir! Halbuki İsa burada ancak bir benzetme yapıyordu!

Yine de gerçek şudur: Mesih’in egemenliğine boyun eğmek istemeyenlerin hepsi “yargı gününde O’nun varlığından ve gücünün yüceliğinden uzak kalarak sonsuza dek mahvolma cezasına çarptırılacaklar”dır (II. Selanikliler 1:9). Fakat şuna çok dikkat etmek gerek ki, biz değil, Rab’bin Kendisi böylelerini cezalandıracaktır. Kutsal Kitap insanlara karşı kaba kuvvete başvurmamıza izin vermemektedir. “Kılıç çekenlerin hepsi kılıçla ölecek” diyen İsa Mesih (Matta 26:52) günahkârlara karşı değil yalnız günaha karşı savaşmamızı buyuruyor.

Haksızlıkla idam edilmek üzereyken O şöyle konuştu: “Krallığım bu dünyadan olsaydı, yandaşlarım, Yahudilere teslim edilmemem için savaşırlardı. Oysa benim krallığım buradan değildir” (Yuhanna 18:36). Savaşımız et ve kana karşı değil, ruhsal güçlere karşıdır. Savaşımızın silahları da dünyasal silahlar değil kaleleri yıkan Tanrısal güce sahip silahlardır: “Gerçek kemeri”, “doğruluk zırhı”, “esenlik müjdesini yayma hazırlığı ayakkabıları”, “iman kalkanı”, “kurtuluş miğferi” ve “Tanrı Sözü olan Ruh’un kılıcı”dır (Efesliler 6:12-17). Ellerimizde doğruluğun bu “silahlar”ıyla Tanrı bilgisine gururla karşı duran her engeli yıkabiliyoruz. İnsanlara gerçek özgürlükle esenliğe kavuşma fırsatını sağlayabiliriz.

57. “Hz. İsa, geleceğe ait haberinde yanıldı mı?”

İsa onlara, “Size doğrusunu söyleyeyim” dedi, “her şey yenilendiğinde, İnsanoğlu görkemli tahtına oturduğunda, siz, evet ardımdan gelmiş olan sizler, on iki tahta oturup İsrail’in on iki oymağını yargılayacaksınız.(Matta 19:28)Onikilerden biri olan Yahuda geldi. Yanında, başkâhinlerle halkın ihtiyarları tarafından gönderilmiş kılıçlı sopalı büyük bir kalabalık vardı. İsa’yı ele veren Yahuda, “Kimi öpersem, İsa O’dur, O’nu tutuklayın” diye onlarla sözleşmişti. Dosdoğru İsa’ya gidip, “Selam, Rabbî!” diyerek O’nu öptü.(Matta 26:47-49)

Hayır, yanılmadı. Sayın Yüksel bu soruda İsa’nın, tahtlara oturacak olan on iki havarisinin arasına kendisini ele verecek olan Yahuda’yı da dahil ettiğini ileri sürmektedir. Fakat Elçilerin İşleri 1:15-26’yı okuyacak olursa orada Yahuda’nın İsa’yı ele vereceğini Kutsal Yazılarda önceden belirtildiğini görecektir. Bu ihanet hiçbir zaman O’na süpriz değildi. Söz konusu olan tahtlara kimin oturacağını biliyordu. Ayrıca orada görecek ki Matiya, Yahuda’nın yerine seçildi ve böylece Rab’bin yönetimiyle yine on iki elçi oldu.

58. “Cehennem ateşi var mıdır?”

(Matta 5:22; 10:28; Mar. 9:47-49; Esin. 14:11; 20:10; 21:8)

Elbette ki, vardır! Sayın Yüksel’in bu soruda hitap ettiği “Yehova Şahitleri” birçok konuda oldukları gibi bu konuda çok hatalıdır.

Ama bu konuda çok yaygın bir yanılgıya dikkat edelim. Birçok iyi niyetli Müslüman arkadaşımız da boş bir ümide sarılmış bulunmaktadır. Şöyle düşünüyorlar, “öldükten sonra nasıl olsa cehenneme gidip yaptığım günahların cezasını çekeceğim. Fakat bir Müslüman olarak yaşarsam, koşulan şartlarını yerine getirmekte fazla başarısız değilsem, bu cezayı çektikten sonra oradan çıkıp cennete gideceğim.” Bu çok tehlikeli bir düşüncedir, çünkü Kutsal Kitap’a göre kimse cehennemden asla çıkmayacaktır. Sayın Yüksel’in örnek verdiği yukarıdaki ayetlere bakılırsa şöyle ifadeleri buluruz:

“Tanrı gazabının kâsesinde saf olarak hazırlanmış Tanrı öfkesinin şarabından içecektir… Çektikleri işkencenin dumanı sonsuzlara dek tüter.” (Esinleme 14:10-11)

İsa şöyle uyardı, “Benim O olduğuma iman etmezseniz, günahlarınızın içinde öleceksiniz… Benim gideceğim yere siz gelemezsiniz… Benim aracılığım olmadan Baba’ya kimse gelemez.” (Yuhanna 8:21, 24; 14:6). Yani bu hayattayken İsa’nın aracılığıyla kurtulmazsak günahlarımızın içinde ölürüz. Böyle ölürsek asla kurtulamayacağız. Asla cennete gidemeyeceğiz.

İsa Mesih, dirileceklerin hepsini iki gruba ayırdı: “Mezarda olanların hepsinin Rab’bin sesini işitecekleri saat geliyor. Ve onlar mezarlarından çıkacaklar. İyilik etmiş olanlar yaşamak, kötülük yapmış olanlar yargılanmak üzere dirilecekler” (Yuhanna 5:28-29).

İncil’de böylesine kurtulmamaş ve yargılanmak üzere dirilecek olanların sonucu şöyle açıklanmaktadır:

“Büyük, beyaz bir taht ve tahtın üzerinde oturanı gördüm. Yer ve gök O’nun önünden kaçtılar ve yok olup gittiler. Tahtın önünde duran büyük küçük, bütün ölüleri gördüm. Sonra bazı kitaplar açıldı. Yaşam kitabı denen başka bir kitap daha açıldı. Ölüler, kitaplarda yazılanlara bakılarak kendi yaptıklarına göre yargılandı. Deniz, kendisinde olan ölüleri, ölüm ve ölüler diyarı da kendilerinde olan ölüleri teslim ettiler. Her biri, kendi yaptıklarına göre yargılandı. Ölüm ve ölüler diyarı, ateş gölüne atıldı. İşte bu ateş gölü, ikinci ölümdür. Adları yaşam kitabında yazılmamış olanların hepsi, ateş gölüne atıldı”

(Esinleme 20:11-15).

Cennetten söz ederken de şöyle açıklar: “Oraya murdar (günahtan arındırılmamış) hiçbir şey, iğrenç ve aldatıcı işler yapan hiç kimse asla girmeyecek; yalnız adları Kuzu’nun yaşam kitabında yazılı olanlar girecektir” (Esinleme 21:27).

Değerli okuyucu, sizin isminiz Tanrı’nın Kurban Kuzusu olan Mesih’in yaşam kitabında yazılı mı?

59. “Hz. İsa’nın vazettiği İncil hangisidir?”

İsa tüm kent ve köyleri dolaştı. Buralardaki havralarda ders veriyor, Göksel Egemenliğin müjdesini duyuruyor.“(Matta 9:35)

Göksel Egemenliğin bu müjdesi tüm uluslara bir tanıklık olmak üzere bütün dünyada duyurulacak, ve son o zaman gelecektir. (Matta 24:14)

Yahya’nın tutuklanmasından sonra İsa, Tanrı’nın müjdesini duyura duyura Celile’ye gitti. “Zaman doldu” diyordu, “Tanrı’nın Egemenliği yaklaştı. Tövbe edin, Müjde’ye inanın!” (Markos 1:14)

İsa onlara şöyle buyurdu: “Bütün dünyaya gidin, Müjde’yi bütün yaradılışa duyurun. (Markos 16:15)

O günlerden birinde, İsa tapınakta halka ders verip Müjde’yi duyururken… (Luka 20:1)

“İncil” veya “Müjde” İsa Mesih’in Kendisidir diye ısrarla tekrarlıyoruz18 (Bkz. VII. Bölüm: İncil mi İnciller mi?). Öyleyse Kendisini mi vazediyordu? Gerçek anlamda evet! İnsanlara Kendini dünyanın kurtarıcısı olan Mesih olarak sunuyordu. Sayın Yüksel’in verdiği örneklerde İsa’nın sürekli “melekûtun İncili”ni (Tanrı’nın egemenliğinin müjdesi) duyurduğunu görüyoruz. O mükemmel egemenlik artık onlara yaklaşmıştı, çünkü Kendisi o krallığın kralıydı. İşte müjde buydu. Yazılı İncil veya Yeni Ahit dediğimiz kitap, Tanrı’nın esiniyle İsa’nın Kendisi olan bu müjde’nin değişmez kaydıdır.

İsa halkla konuşurken büyük bir olasılıkla İbranice veya halkın dili olan Aramice konuşurdu. Fakat bu sözlerinin kalıcı kaydı Tanrı’nın bilgeliğiyle o zamanki dünya dili olan Grekçe olarak yazıldı. Bizim için en esaslı sorun ise müjdenin bize hangi dilde ulaştığı değil ama onu anlayıp anlayamadığımız, yaşayan Mesih’e yürekten iman edip etmemiş olmamızdır.

60. “Pavlus’un marifetleri” (Elçilerin İşleri 22:3-10; 9:26; 15:36-41; Galatyalılar 2:10-14)

Şimdiye kadar Sayın Yüksel bu kadar saçma sapan ve çelişkili bir soru sormamıştı. Tersine sorduklarının bazıları gerçekten iyi ve düşündürücüydü. Bu yüzden her bir soruya uygun ve tatmin edici bir cevap vermeye çalıştık. Bu soru ise ciddi bir cevabı hak etmiyor. Çünkü hepsi Sayın Yüksel’in uydurduğu kanıtsız iftiralardır! Eğer kuramına destek olarak Elçilerin İşleri kitabına başvuracaksa onu bir bütün olarak göstermeli. Çünkü hikayenin bütünü orada yazılıdır. Mektuplarından bu alıntıya bakalım:

“Beni güçlendirmiş olan Rabbimiz Mesih İsa’ya şükrederim. Çünkü beni sadık sayarak hizmetine aldı. Bir zamanlar O’na küfreden, küstah ve zalim biri olduğum halde bana merhamet edildi. Çünkü yaptıklarımı, bilgisizlikten ve imansızlıktan yaptım. Ama iman ve Mesih İsa’da olan sevgiyle birlikte Rabbimizin lütfu üzerime bol bol döküldü. ‘Mesih İsa ‘ sözü, güvenilir ve her bakımdan kabule layık bir sözdür. Günahkârların en kötüsü benim. Ama Mesih İsa, kendisine iman edip sonsuz yaşama kavuşacak olanlara örnek olayım diye sınırsız sabrını öncelikle bende sergilemek için bana merhamet etti. Onur ve yücelik sonsuzlara dek tüm çağların Kralı olan ölümsüz, görünmez tek Tanrı’nın olsun. Amin!” (I. Timoteyus 1:12-17).

Burada gayet açık bir şekilde, Pavlus’u harekete geçirip yönlendirenin İsa Mesih’e olan sevgisi olduğunu görüyoruz. Eğer başka bir amacı olsaydı uğradığı sıkıntılara neden katlansın ki? Pavlus Mesih uğruna her şeyini kaybetti. Yaşamının büyük bir kısmını Roma hapishanelerinde geçirdi. Sayısız kere dayak yedi, çok kez ölümle burun buruna geldi. Yahudilerden beş kez otuzdokuzar kırbaç yedi. Üç kez değnekle dövüldü, bir kez taşlandı, üç kez deniz kazasına uğradı. Bir gece-bir gündüzü açık denizde geçirdi. Sık sık yolculuk etti. Irmaklarda ve haydutlar arasında, gerek soydaşları gerekse de diğer uluslar arasında tehlikelere uğradı. Şehirde, çölde, denizde ve sahte kardeşler arasında tehlikelere düştü. Emek verdi, sıkıntı çekti, çok kez uykusuz kaldı. Açlık ve susuzluğu tattı. Çok kez yiyeceksiz ve soğukta çıplak kaldı (Bkz. II. Korintliler 11:24-27). Sonunda Mesih uğruna idam edilerek öldü.

Bütün bunlara karşılık olarak ne aldı? Mesih’ten başka hiç bir şey! Öğrettiklerini gerçekten Mesih’ten almamış olsaydı bunlar o kadar mantıksız olurlardı ki…

Yüksel’in iddiasına göre “Pavlus neticede bazı sapık düşüncelerini Hristiyanlığa sokmayı başarmıştır.” Halbuki Pavlus’un mektuplarında bulunan her öğretiş çekirdek şeklinde Mesih’in kendi sözlerinde de bulunmaktadır. Yeni olan bir şey öğretmemiştir ki! Ona verilen ayrıcalık bu sırları Tanrı’nın esiniyle ayrıntılı ve sistematik bir şekilde açıklamaktı. Şimdi kısaca Yüksel’e göre, Pavlus’un Hristiyanlığa sokmayı başardığı altı konuya gelelim:

1. Üçlübirlik öğretişi. Bu konu üzerinde ayrıntılı bir şekilde soru 48, 49, 51 ve 52’de zaten cevabımızı epey yazdık. Orada gördük ki hem Tevrat hem de İncil’in tümü, aynı gerçeği ortaya koymaktadır. Hatta bunu Pavlus’un mektuplarına çok az başvurarak gösterdik. Fakat Deedat’in iddialarında ilginç bir çelişki vardır. Bu soruda o, Pavlus’un Üçlü Birlik kavramını yaratıp Hıristyanlığa soktuğunu iddia ederken, “Allah Üçlük Allahı Mıdır?” (Soru 49) başlığı altındaki yazdıklarında Sayın Yüksel, bu doktrinin üç yüz elli yıl sonra ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Peki öyleyse Pavlus ne zaman yaşadı? Bu iki çelişkili iddia arasında hangisini tutacak?

2. Hristiyanlığın evrensel din olduğu öğretişi. Peki İsa’nın şu sözleri ne anlama geliyor ki? “Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin” (Matta 28:18-19).

3. İsa’nın günahlara kefaret kurbanı olmaya yeryüzüne indiği öğretişi. Gene İsa’nın kendi sözleriyle cevap veriyoruz: O, “İnsanoğlu… canını birçokları uğruna fidye olarak vermeye geldi” dedi (Markos 10:45). Ayrıca ölümünü simgeleyen kâseyi kastederek “bu benim kanımdır, günahların bağışlanması için birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır” dedi (Matta 26:28).

4. İsa’nın ölümden dirilip Babası’nın sağına oturacağı ve insanları yargılamaya geleceği öğretişi. Aynı şekilde İsa’nın Kendi sözlerini dinleyelim: “İsa, kendisinin Kudüs’e gitmesi, ihtiyarlar, başkâhinler ve din bilginlerinin elinden çok acı çekmesi, öldürülmesi ve üçüncü gün dirilmesi gerektiğini öğrencilerine anlatmaya başladı” (Matta 16:21). Kendisinin insanları yargılayacağı konusunda da şöyle demişti: “İnsanoğlu kendi görkemi içinde bütün melekleriyle birlikte gelince, görkemli tahtına oturacak. Ulusların hepsi O’nun önünde toplanacak, O da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, onları birbirinden ayıracak.” (Matta 25:31-32). İsrail’in Yüksek kurulu önünde yargılanırken kendisine sorulan “Söyle bize, Tanrı’nın Oğlu Mesih sen misin?” sorusuna İsa, “Söylediğin gibidir” karşılığını verdi. “Üstelik size şunu söyleyeyim, bundan sonra İnsanoğlu’nun, kudretli Olan’ın sağında oturduğunu ve göğün bulutları üzerinde geldiğini göreceksiniz.” dedi (Matta 26:63-64).

5. Kurtulmak için sünnet olmanın gereksiz olduğu öğretişi. Sünnet, İsrail oğullarına verilen antlaşmanın işaretiydi (Bkz. Tekvin 17 ile Çıkış 12:48). İsa Mesih, sünnetsiz olan Romalı yüzbaşının imanı hakkında “Size doğrusunu söyleyeyim” dedi, “ben İsrail’de böyle imanı kimsede görmedim. Size şunu söyleyeyim, doğudan ve batıdan birçok insan (sünnet olmadan!) gelecek, Göklerin Egemenliğinde İbrahim, İshak ve Yakup’la birlikte sofraya oturacaklar” (Matta 8:10-11).

Ayrıca bu konuda Pavlus ve diğer havariler sadece Tevrat’ta yazılan şu gerçeği vurgulamaktaydılar: “

“Yüreklerinizin gulfesini sünnet edin, artık sert enseli olmayın.” (Tesniye 10:16)

“Allahın RABBİ bütün yüreğinle ve bütün canınla sevmek için yaşıyasın diye, Allahın RAB senin yüreğini ve zürriyetinin yüreğini sünnet edecek.”(Tesniye 30:6)

Yani önemli olan bedensel sünnet değil “yüreksel” veya ruhsal sünnettir. Sünnetlilik veya sünnetsizlik yürekle ilgilidir.

Rabbimiz bunu Pavlus’un aracılığıyla şöyle açıklamaktadır: “Mesih’in gerçekleştirdiği sünnet sayesinde günahlı benliğinizden soyunarak elle yapılmayan sünnetle O’nda sünnet edildiniz… Siz suçlarınız ve benliğinizin sünnetsizliği yüzünden ölüyken, Tanrı sizi Mesih’le birlikte yaşama kavuşturdu. Bütün suçlarımızı O bağışladı” (Koloseliler 2:11, 13).

Bu yüzden de Pavlus değil, Kudüs’te toplanan bütün havarilerle ihtiyarlar, Kutsal Ruh’un yönlendirilmesiyle Yahudi olmayan Mesih İnanlıları’nın sünnet edilmesinin gerekmediği kararına vardılar (Bkz Elçilerin İşleri 15:1-34).

6. Domuz etinin yenebileceği öğretişi. Aslında Musa’nın Yasasına göre sadece domuz eti değil birçok hayvanın eti yenemezdi (Bkz. Levililer 11). Bu konuda elçiler arasında ilk önce Pavlus değil, Petrus Rab’den buyruk aldı (Bkz. Elçilerin İşleri 10). Fakat bir kez daha görüyoruz ki bu gerçek de İsa’nın öğretişinden kaynaklandı: “‘Dışarıdan insanın içine giren hiçbir şeyin onu kirletemeyeceğini anlamıyor musunuz? Dıştan giren, insanın yüreğine değil, midesine gider, oradan da ayakyoluna atılır.’ İsa (Pavlus değil!) bu sözlerle, tüm yiyeceklerin temiz olduğunu bildirmiş oluyordu” (Markos 7:18-19)

Son olarak Sayın Yüksel, “Pavlus’un Havarilerinden Petrus ve 70’lerden Barnaba ile şiddetli münakaşaları vardır” diye yazmaktadır (Deedat ile Yüksel, Kitab-ı Mukkades Allah Sözü müdür?, s. 158). Halbuki Petrus, Yuhanna ve diğer havariler, mektuplarında, Pavlus’un öğretilerini tamamen doğrulamaktadırlar. Hatta Petrus ikinci mektubunda, Pavlus’un yazdıkları hakkında (ve Sayın Yüksel gibi Pavlus’un aleyhine uğraşan kişiler hakkında!) şöyle yazmıştır:

“Sevgili kardeşimiz Pavlus’un da kendisine verilmiş olan bilgelikle size yazdığı gibi, Rabbimizin sabrını kurtuluş fırsatı sayın. Pavlus, bütün mektuplarında bu konulardan böyle söz eder. Mektuplarında güç anlaşılan bazı yerler var ki, bilgisiz ve kararsız kişiler, diğer kutsal yazıları olduğu gibi, bunları da çarpıtarak kendi yıkımlarını hazırlıyorlar. Bu nedenle, sevgili kardeşlerim, ilke tanımayan kişilerin sapıklığıyla sürüklenip kararlılığınızdan sapmamak için bunları önceden bilerek sakının.” (II. Petrus 3:15-17).

Bu sözlere dikkat edelim.

61. “Hz. İsa (haşa) lanetli miydi?”

(Galatyalılar 3:13-14; Tesniye 21:23; Matta 27:38; Markos 15:27; Luka 23:33; Yuhanna 19:18)

İbrahim’e sağlanan kutsama Mesih İsa aracılığıyla uluslara sağlansın ve bizler vaadedilen Ruh’u imanla alalım diye, Mesih uğrumuza lanetlenerek bizi Yasa’nın lanetinden kurtardı. Çünkü, “Ağaç üzerine asılan herkes lanetlidir” diye yazılmıştır. (Galatyalılar 3:13-14)

Bu soruyu soru 55’te cevaplamıştık. Sayın Yüksel’in “Hz. İsa Mesih’in lanetli olduğu iftirası” olarak tanımladığı olay aslında İncil sırrının odak noktasıdır! demiştik. İncil’in Matta, Markos, Luka ve Yuhanna diye bilinen ve İsa’nın hayatını kaydeden yazılarda en çok yer alan olay, İsa’nın çarmıh üzerinde ölümüdür. Sayısız ayet tarafından çok açık bir şekilde ifade edilen çarmıh bildirisi şüpheli bir gerçek değildir. Hatta Tevrat İsa’dan yüzyıllar önce O’nun böyle öleceğini bildirmişti (Bkz. soru 54). Öbür yandan Müslüman arkadaşlarımız, Kuran’ın tek bir ayetine, hatta manası çok tartışılan bir ayetine dayanarak İsa’nın ölmediği sonuca varıyorlar. Ne yazık ki çarmıhla ilgili bildiri, mahvolanlar için saçmalıktır. Çünkü kurtulmakta olanlar için, Mesih’in ölümü ve dirilişi Tanrı’nın gücüdür.

62. “Hz. İsa Pavlus’u lanetlemişti”

Oradakilerden bir bölümünün Saduki, diğer bölümünün de Ferisi mezhebinden olduğunu anlayan Pavlus, Yüksek Kurul’a şöyle seslendi: “Kardeşler, ben özbeöz Ferisiyim. Ölülerin dirileceği umudunu beslediğim için yargılanmaktayım.” (Elç. İşleri 23:6)Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler!Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! (Matta 23:13,15)İsa önce kendi öğrencilerine şunları söylemeye başladı: “Ferisilerin mayasından – yani, ikiyüzlülükten – kaçının.(Luka 12:1

Bu soruyu da cevapladık (Bkz. soru 60). Burada önceki cevabımıza sadece Pavlus’un bir sözünü daha ekleyelim. Kendisiyle ilgili şöyle yazılmıştı:”Ben elçilerin en küçüğüyüm. Tanrı’nın topluluğuna zulmettiğim için elçi olarak anılmaya bile layık değilim. Ama şimdi ne isem, Tanrı’nın lütfuyla öyleyim” (I. Korintliler 15:9-10). Bir Ferisi bile, Tanrı’nın lütfuyla ikiyüzlülüğünden ve dini gururundan kurtulabilir! İsa günahkârlarla yiyip içtiği için kendisini suçlayanlara, “Sağlamların değil, hastaların hekime ihtiyacı vardır. Ben doğru kişileri değil, günahkârları çağırmaya geldim” dedi (Markos 2:17). Burada Sayın Yüksel çok yanılmaktadır, çünkü Tanrı’nın lütfunu tatmış değildir. Mesih’in çarmıhıyla ilgili müjde, ister Ferisi, ister Hristiyan veya Müslüman olsun Rab’be dönen her bir günahkârın kurtuluşu için Tanrı’nın gücüdür. En alçak günahkâr kurtulabilir. Ya da en dindar din adamı! Yeter ki kendini günahkâr kabul edip Mesih’in lütfuna sığınsın. Bu mucizeyi Kutsal Kitap şöyle özetlemektedir:

“Günahkârların, Tanrı’nın Egemenliğini miras almayacağını bilmez misiniz? Aldanmayın! Ne cinsel ahlaksızlık yapanlar, ne puta tapanlar, ne zina edenler, ne cinsel sapıklar, ne eşcinsellar, ne hırsızlar, ne açgözlüler, ne ayyaşlar, ne sövücüler, ne de soyguncular, Tanrı’nın Egemenliğini miras alacaklardır. Bazılarınız böyleydiniz; ama yıkandınız, kutsal kılındınız, Rab İsa Mesih’in adıyla ve Tanrımızın Ruhu aracılığıyla aklandınız” (I. Korintliler 6:9-11).

Bu yüzden Pavlus İsa Mesih’i tanıtmak için yaşıyordu. Çünkü dindar bir Ferisi olarak Mesih’in lütfuyla kurtulmuştu. Yaşam amacını şöyle açıkladı: “Bana kazanç olan her şeyi Mesih uğruna zarar saydım. Dahası var, kendisi uğruna her şeyi yitirdiğim Rabbim İsa Mesih’i tanımanın üstün değeri yanında her şeyi zarar sayıyorum, süprüntü sayıyorum. Öyle ki, Mesih’i kazanayım ve Kutsal Yasa’ya dayanan kendime özgü bir doğruluğa değil, Mesih’e iman etmekle kazanılan, iman sonucu Tanrı’dan gelen doğruluğa sahip olarak Mesih’le birleşmiş olayım” (Filipililer 3:7-9). Hem Mesih hem de diğer bütün havariler onu onaylamaktadır.

63. “Hz. İsa son peygamber mi dir?”

İsa “Alfa ve Omega”, “İlk ve Son”dur. Başka hiç kimsede kurtuluş yoktur. Bu göğün altında insanlara bağışlanmış, bizi kurtarabilecek başka hiçbir ad yoktur.

Sayın Yüksel “İncil’lerde, Hz. İsa’nın ‘benden sonra peygamber gelmeyecektir, ben en son peygamberim.’ mealinde hiç bir söz yoktur!” şeklinde bir kez daha gerçek dışı bir iddiada bulunuyor. Üstelik “daha sonra, peygamberimiz Muhammed Mustafa’yı müjdeleyen Tevrat ve İncil ayetlerini göreceğiz” diyor. İkinci iddiasına şöyle kısa bir cevap verebiliriz: Böyle ayetler yoktur. İsa’dan sonra gelecek olanların kimliği Kutsal Kitap’ta bellidir:

1) “Paraklitos” denen Tanrı’nın Kutsal Ruhu (Yuhanna 14:16, 26; 15:26). Rühul-Kudüs (Kutsal Ruh) Mesih’in çarmıh üzerindeki ölümünden elli gün sonra dünyaya indi. O’nun gelişi de İncil’in Elçilerin İşleri bölümünde kaydedilmiştir (Bkz. Elçilerin İşleri. 2:1-21).19

2) Dirilmiş ve göklere gitmiş olan Mesih’in İsrail’e ve diğer uluşlara göndereceği gerçek peygamberler ve elçiler. İsa çarmıha gerildiği günden kısa bir süre önce Kudüs’lüleri şöyle uyardı: “İşte size peygamberler, bilge kişiler ve din bilginleri gönderiyorum. Bunlardan kimini öldürecek, çarmıha gereceksiniz. Kimini havralarınızda kamçılayacak, kentten kente kovalayacaksınız” (Matta 23:34). Bu sözün gerçekleşmesinin kaydı da, Elçilerin İşleri kitabındadır. Bu “peygamberler” veya “gönderilenler” arasında, (Petrus, Yuhanna, ve diğer havariler dışında) şehit olan İstefan, Filipus, Yakup, Pavlus, Barnaba, Markos, Timoteyus, Luka, Silas ve Apollos vardır. Bunların bazıları aracılığıyla “İncil” olarak bilinen vahiy, yani Kutsal Yazılar’ın Yeni Antlaşma kısmı, yazıya geçirildi.. Bu kişiler, Tanrı’nın Sözü’nü vahiy olarak alan “peygamber” veya “resul”lerdir (Bkz II. Petrus 3:2).

3) Bazı sahte peygamberler. Efendimiz İsa bu konuda bizi uyarmıştır: “Biri size, ‘İşte Mesih burada’, ya da ‘İşte şurada’ derse, inanmayın. Çünkü sahte mesihler, sahte peygamberler türeyecek; bunlar büyük mucizeler ve harikalar yaratacaklar. Öyle ki, ellerinden gelse, seçilmiş olanları bile saptıracaklar. İşte size önceden söylemiş bulunuyorum” (Matta 24:23-25). Hatta İncil, milyonlarca kişiyi İsa’nın açtığı yoldan saptıracak olan özel bir sahte peygamberin türeyeceği önceden bildirmiştir (Bkz. Esinleme 16:13; 19:20; 20:10). Bunları nasıl tanıyacağız? Mesih’in kimliği üzerindeki öğretişlerine göre tanıyabiliriz. İncil’in I. Yuhanna kısmında şöyle okuyoruz: “İsa’nın Mesih olduğunu inkâr eden yalancı değilse, yalancı kimdir? Baba’yı ve Oğul’u inkâr eden, Mesih-karşıtıdır. Oğul’u inkâr eden hiç kimsede Baba da yoktur… Tanrı’dan olup olmadıklarını anlamak için ruhları sınayın. Çünkü birçok sahte peygamber dünyanın her tarafına yayılmıştır. İsa Mesih’in beden alıp bu dünyaya geldiğini kabul eden her ruh Tanrı’dandır. Tanrı’nın Ruhunu bununla tanıyacaksınız. İsa’yı (bu şekilde) kabul etmeyen hiçbir ruh Tanrı’dan değildir” (I. Yuhanna 2:22-23; 4:1-3).

4) Mesih Karşıtı denen Yasa tanımaz adam. İsa Mesih’in ikinci kez geleceği günlerde türeyecek bu canavarın peşinden bütün dünya şaşkınlık içinde gidecektir (Esinleme 13:1-4). Dünyaya barış sağlayacağını vaat ederek her türlü mucizede, yanıltıcı belirtilerle harikalarda ve mahvolanları aldatan her türlü kötülükte sergilenen Şeytan’ın etkinliğiyle gelecek (II. Selanikliler 2:3-10). İslamiyet’te “Deccal” diye bilinen adamla ilgili kavramlar buradan alındı. Halbuki Mesih İsa dünyayı yargılamak üzere gelince bu canavarı “ağzından çıkan solukla öldürecek, gelişinin görkemiyle yok edecek” (II. Selanikliler 2:8).

Şimdi son olarak Sayın Yüksel’in, “İncil’lerde, Hz. İsa’nın ‘benden sonra peygamber gelmeyecektir, ben en son peygamberim.’ mealinde hiç bir söz yoktur!” iddiasına gelelim. Bunun çok yanlış olduğunu kanıtlar örnekler olarak üç ayet vermek istiyoruz.

1)Birincisi, İncil’in Luka bölümünde bulunup, İsa’nın annesi olacak olan bakire Meryem’e önceden bildiren meleğin sözlerini kaydetmektedir. Melek ona,

“Korkma Meryem, sen Tanrı’nın lütfuna eriştin. Bak, gebe kalıp bir oğul doğuracaksın, adını İsa koyacaksın. O büyük olacak, kendisine ‘en yüce Olan’ın Oğlu’ denecek. Rab Tanrı O’na, atası Davud’un tahtını verecek. O da sonsuza dek… egemenlik sürecek, ve egemenliğinin sonu gelmeyecektir” dedi. (Luka 1:30-33)

Gerçek ortadadır: İsa’nın süreceği egemenliğin sonu gelmeyecek demek, İsa’dan sonra herhangi bir peygamberin gelip başka bir çağ üzerinde hüküm sürmeyeceği demektir.

2)İkincisi, İncil’in Matta bölümünde bulunur. “Göksel Egemenliğin bu müjdesi tüm uluslara bir tanıklık olmak üzere bütün dünyada duyurulacak, ve son o zaman gelecektir” (Matta 24:14). Burada da aynı şey görüyoruz. İsa ve O’nun süreceği ruhsal egemenlikle ilgili olan müjde bütün dünyaya duyurulduktan sonra bu dünyanın sonu gelecek. Bu başka biri ya da herhangi bir gerçek gelmeyecek anlamına gelmektedir. Aynı şekilde İsa göğe çekilmeden önce öğrencilerinin yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi:

“Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi. Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin. Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim.” (Matta 28:18-20).

3)Son bir örnek olarak bütün İncil’i açık bir şekilde özetleyen şu ayetleri vermek istiyoruz:

“Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez ve çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeyin mirasçısı olarak belirlediği ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi Oğluyla bize seslenmiştir. Oğul, Tanrı’nın yüceliğinin parıltısı ve O’nun varlığının öz görünümüdür. Kudretli sözüyle her şeyi devam ettirir… Mesih, günahlar için sonsuza dek geçerli olan tek bir kurban sunduktan sonra Tanrı’nın sağında oturdu. O zamandan beri düşmanlarının, kendisinin ayakları altına serilmesini bekliyor” (İbraniler 1:1-3; 10:12-13).

Bu bölümden hem İsa’nın kimliğinin bir peygamberinkinden çok çok üstün olduğunu, hem de O’nun hüküm sürdüğü çağın, bu yaradılışın son çağı olduğunu anlamamız gerek. Demek ki son O’dur.

Rab’bin Kendisini sevenlere miras vereceği egemenliği, doğruluğun barınacağı yeni gökleri ve yeni yeryüzünü bekliyoruz. Çünkü Tanrı’nın bütün insanlara kurtuluş sağlayan lütfu ortaya çıkmıştır. Bu lütuf, din değil, tanrısızlığı ve dünya arzularını reddedip bu dünyada sağduyulu, doğru ve Tanrı yoluna yaraşır bir yaşam sürebilmemiz için bizi eğitiyor. Bu arada, mübarek ümidimizin gerçekleşmesini, ulu Tanrı ve Kurtarıcımız İsa Mesih’in yücelik içinde gelmesini bekliyoruz. Güvencimiz ve ümidimiz sadece bizi böylesine çok seven Rab’be bağlıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.