Denizevleri 212. Sokak No:7 Atakum/SAMSUN
+90536 973 4679

Kutsal Ruh Vaftizi ve Bilinmeyen Dillerde Konuşma

Kutsal Ruh Vaftizi ve Dillerle Konuşmak

Yazar: Sarkis Pachaian


Kutsal Kitap Işığında 
Kutsal Ruh Vaftizi ve Dillerle Konuşmak

Yabansı dillerle konuşmayan bir inanlı ruhsal olarak dengesiz bi ridir. O ruhsal savaşı sürdüremez. Dua yaşamı yoktur. Şeytan bu tür Hiristiyanları sever, çünkü bunlar onun sahasında tehlike 
oluşturmaz» (http://www.mcreveil.org/Français/ journaux/french11.htm). 


Dillerle konuşma olgusunu böyle tanıtır bir kilise önderi. Birçok Hıristiyan dillerle konuştuğunu, dua ettiğini ve yine dillerle 
ilahiler söylediğini bildirir. Bu uygulamayı benimseyen ve yaymaya çalışan birçok kilise toplululukları bulunur. Çok sayıda kilise önderi ve Hıristiyanlar da her imanlının mutlaka dillerle konuşması gerektiğine vurgu yapar. Bu uygulama Hıristiyanlar arasında oldukça yaygın ve sürekli tartışılan bir konudur.


SORU 1.DİLLERLE KONUŞMA OLGUSU GENELDE NASIL TANITILIR? 

1. Dillerle konuşma olgusu Kutsal Ruh’un vaftizinin ve inanlıda bulunuşunun belirgin bir işareti niteliğinde tanıtılır. Birçok kilise önderi ve inanlılar, dillerle konuşmayan bir Mesih inanlısının Kutsal Ruh’la dolmadığını, Kutsal Ruh’un vaftizini almadığını ve gerçek bir imanlı olmadığını ileri sürer. Bu insanlara göre dillerle konuşmayan imanlılar ikinci sınıf inanlılar niteliğindedir. Dillerle konuşmayan kiliselerin de ruhsal olarak kuru ve ölü olduğu belirtilerek onlardan uzak durulması öngörülür.

2. Dillerle konuşma olgusu inanlıyı bireysel olarak geliştiren, güçlendirip olgunlaştıran ruhsal bir armağan niteliğinde tanıtılır. Bazı imanlılar için dillerle konuşmak ve dua etmek ruhsal yaşamın erişilmesi gereken başlıca amacıdır. Kilise önderleri, vaizler, müjdeciler, kısaca tüm imanlılar güç bulmak ve hizmetlerini etkin biçimde gerçekleştirebilmek için Kutsal Ruh’la vaftiz olmalılar ve dillerle konuşmayı aramılılar. Hatta bu öğretiler küçük çocukların düşüncelerine bile yerleştirilerek, onların bile dillerle konuşması öngörülür. 
Daha da ileri giderek bazı kiliseler dillerle konuşma öğretisini iman ikrarına eklemiş, bu armağana sahip olmayanları da bu topluluklarda hizmet görmekten dışlamıştır. 

3. Dillerle konuşma olgusu yine günaha, şeytana ve kötü güçlerin saldırılarına karşı zafer kazanmak için, güncel sorunların, denenmelerin, depresyon, uykusuzluk gibi birçok olumsuzlukların üstesinden gelebilmek için bir çare olarak sunulur. Ne kadar çok dillerle konuşulur, dua edilirse o denli zaferli ve bereketli bir iman yaşamına sahip olunur öğretisini yayarlar. Kitap, broşür, video filmleri, internet, özel seminer ve toplantılarla «dillerle konuşmanın gizli güçleri» üzerine sürekli vurgu yapılır. Son olarak, dillerle konuşmanın 60 yararını inceleyen ve 101 paha biçilmez gerçeğini konu alan bir kitap elime geçti. Neredeyse kitap, dillerle konuşmayı İncil’in temel özüne dönüştürmüştü (La puissance du parler en langue, Glenn Arekion). Bu deneyimi yaşayan birçok kişi de yabansı dillerle yapılan duanın kendilerine sağladığı ruhsal huzurdan, sakinlikten söz eder; Tanrı ve Mesih için yeni bir coşku ve gayretle dolduklarına tanıklık ederler. Bu şekilde dillerle konuşmaya yönelik yüreklerde ilgi uyandırılır ve bunun kabul edilmesi için psikolojik zemin hazırlanır. Kuşkusuz, yorulmuş ve düş kırıklığına uğramış birçok imanlı için dillerle konuşma yoluyla elde edilebilecek böyle «doğaüstü ruhsal bir güç» çok çekici gelebilir. 

SORU 2. DİLLERLE KONUŞMA OLGUSUNUN GERÇEKLİĞİ SORGULANABİLİR Mİ? 

Ne yazık ki, bazı imanlılar Kutsal Ruh’a hakaret olur düşüncesiyle dillerle konuşma olgusunu sorgulamaz, araştırmaz. Bunun ciddi bir imansızlık olacağını, böylece günah işleyeceğini düşünür. Oysa Tanrı’nın sözü tüm imanlılara şu belirgin çağrıda bulunur: 

«Sevgili kardeşlerim, her ruha inanmayın. Tanrı’dan olup olmadıklarını anlamak için ruhları sınayın. Çünkü birçok sahte peygamber dünyanın her yanına yayılmış bulunuyor» (1Yu. 4:1). 

«Her şeyi sınayın, iyi olana sımsıkı tutunun» (1Se. 5:21). 

İsa Mesih de açık biçimde, «Elçi olmadıkları halde kendilerini elçi diye tanıtanları sınayan» ve «onları yalancı bulan» Efes kilisesini över (Va. 2:2). Kuşkusuz, Kutsal Ruh’un işlevi adı altında sunulan herşeyi asla kabul etmemeliyiz. İnanlı olarak herbirimizin sorumluluğu yayılmakta olan her bir öğretiyi, Kutsal Kitap süzgecinden geçirmek, onunla uyumlu olup olmadığını doğrulamaktır. Elçi Pavlus’un sözleri bile mercek altına alınırken neden yayılan diğer öğreti ve düşünceler değerlendirilmesin? (bkz. Elç. 17:11). Şu soruları kendimize sormalıyız: Günümüzdeki dillerle konuşmalar Kutsal Kitap’ta sözü edilen dillerle örtüşüyor mu? Dillerle konuşmak gerçekten Kutsal Ruh vaftizinin görünür işareti midir? Konuşulan «diller» yersel, anlaşılan diller miydi, yoksa anlaşılmaz göksel diller mi? Diller armağanının anlamı ve amacı nedir? Neyin belirtisidir? Her imanlının dillerle konuşması gerekiyor mu? Bu çalışmanın amacı buna benzer soruları Kutsal Kitap ışığında irdelemek ve yanıtlamaktır. 

Şunu açıkça söyleyelim ki, Mesih inanlıları olarak amacımız kesinlikle Kutsal Ruh’un armağanlarına karşı konuşmak değildir. Tersine, isteğimiz bu armağanların daha doğru, daha iyi anlaşılması, Tanrı’nın yüceliği, canların kurtuluşu ve inanlıların gelişimi için de uygulanmaya konulmasıdır. Günümüzde dillerle konuşma olgusuna birçok dinsel akımda, Katolik ve Ortodoks kiliselerinde, Pentikost ve Karizmatik kiliselerinde, hatta Mormon gibi birçok tarikatlarda rastlamak mümkündür. Dillerle konuşma olgusuna budist, bazı islam tarikatlarında ve şaman dinlerinde de rastlanır. Dalay Lama bile elini izleyicilerinin üzerine yükselterek onların farklı ve anlaşılmaz dillerle konuşmasını sağlıyor. Birbiriyle tamamen çelişen bu akımların tümü acaba Kutsal Ruh’tan mı kaynaklanıyor? Bunların hepsinde etkin olup bu dilleri sağlayan acaba aynı Ruh mudur? Dillerle konuşma olgusunun evrenselliği sanırım bu konunun derinden irdelenmesinin gerekliliğini açıkça ortaya koymaktadır. 

SORU 3. DİLLERLE KONUŞMAK NEDİR VE BUNUN KUTSAL KİTAP’TAKİ YERİ NEDİR? 

Hiç öğrenmeden insan dili konuşan ilk insan çifti Adem ve Havva’dır. Daha sonra Tanrı’ya karşı ayaklanan Babil kulesini inşa eden gururlu insan topluluğu hiç öğrenmediği farklı dilleri konuşmaya başladı. Bu, yeni ve farklı dilleri sağlamakla Tanrı insanlığı yargıladı, yeryüzüne dağıttı. O güne dek «insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırdı» (Yar. 11:1). Kutsal Ruh her ne kadar etkindiyse, de Eski Antlaşma döneminde inanlılara verilen bir dil armağanından söz edilmez. Eski Mısır, Yunan, ya da Roma putperest tapınaklarındaysa kahinlerin trans halinde mistik dillerle konuştukları yaygın bir uygulamaydı. 
Yeni Antlaşma’da sadece üç kitapta diller armağanından söz edilir: En eski el yazmalarında bulunmayan Markos 16:17’nin kapanış sözlerinde, Elçilerin İşleri 2:1-11; 10:44-48; 19:1-7 ve son olarak da 1Korintliler 12-14 bölümlerinde. Dillerle konuşma armağanı Kutsal Ruh’un bir inanlıya belirli bir amaç için sağladığı ve hiç öğrenmediği halde bir ya da birkaç dilde konuşma yetisidir. Dillerle konuşma ifadesi Yunanca iki terimden oluşur: «Glosso» (dil), «laleyn» (konuşmak), yani «glossolalia». Bu terimin ifade ettiği gibi bu, herhangi bir dil ya da lehçede konuşmaktır. Sadece duayla ya da ilahi söyleyerek 
Tanrı’yı övmekle sınırlı değildir. Elçilerin İşleri’nde görüldüğü gibi, bu armağanı alanlar sadece Tanrı’yı övmekle kalmıyor, insanlara da hitap ediyordu. Elçi Pavlus da 1Korintliler 14:21-22’de Tanrı’nın yabancı dillerle İsrail halkına konuştuğu- nu vurgular. Bu bir vaaz dili de değildir, ama insanların dikkatini vaaza yönelten sıradışı bir belirtidir. Dillerin belirdiği Pentikost gününde elçi Petrus toplanan kalabalığa yabansı dillerle değil, onların ana dilinde vaaz etti. 

SORU 4. DİLLERLE KONUŞAN KİLİSELERİN OLUŞUMU NASIL OLDU? 

Kilise tarihinde dillerle konuşma olayına çok az rastlanır ve bunlar da özellikle sapkın akımlarda görülür. Örneğin, ilk yüzyıllarda ortaya çıkan Montanist tarikatı, çok sonra da Katolik Apostolik kilise adı altında Edward İrving’e dayanan ve öğretisini elçilerin ilk dönemdeki mucizelerine dayandırmaya çalışan İrvingcilik tarikatı gibi. 2 ve 4’üncü yüzyılın Origenos, Justin Martyr, Augustinus, Chrisostome gibi kilise ataları Kutsal Ruh armağanlarının elçilerin ölümüyle son bulduğuna inanıyordu. Martin Luther, John Calvin gibi meşhur protestan reformistleri de aynı görüşü paylaşıyor ve duyuruyordu. Gerçekte dillerle konuşan kilise akımlarının ortaya çıkışı oldukça yenidir. Bu özellikle 1906 yılında Elçilerin Pentikost günündeki tecrübesini olduğu gibi yaşamayı kovalayan birkaç öğrenciyle Amerika Los Angeles’te bir İncil okulunda biçimlenmeye başladı. Uzun bir dua ve orucun sonunda bir bayan siyahi vaiz W.J. Seymour’un üzerine el koyarak dua etmesini ister. Bunun sonucunda kadın sözüm ona Kutsal Ruh’la vaftiz olarak dillerle konuşmaya başlar. Kutsal Ruh’un ilk dalgası diye adlandırılan bu akım kısa bir zamanda yayıldı ve günümüzün 
Pentikost kiliselerinin temelini oluşturdu. 

1960’lı yıllarda dillerle konuşma olayı Lutheryen, Angelikan vb. gibi klasik kiliselerin içine kadar yayıldı. Hatta bu katolik kiliselerine kadar genişleyerek «katolik karizmatik kiliselerin» oluşumuna temel oldu. Karizmatikler olarak bilinen bu akım sadece dillerle konuşmaya değil, İncil’de belirtilen Kutsal Ruh’un tüm armağanlarına vurgu yapıyordu. Kutsal Ruh’un ikinci dalgası diye adlandırılan bu akım farklı birçok karizmatik kiliselerden oluşur. 

1980’li yıllarda Peter Wagner, John Wimber gibi yeni kiliseler kurmayı hedefleyen önderler aracılığıyla Kutsal Ruh’un üçüncü dalgası adlandırılan yeni bir akım oluşmaya başladı. «Yeni pentikostçular» diye de bilinen bu akımın temel özelliği güçlü müjdecilik (power evangelism) ve ruhsal savaş üzerine kuruludur. Bu akıma kapılanlar sözüm ona güçlü müjdecilikle, yani mucizeler ve farklı doğaüstü işaretler yoluyla tüm ulusları Mesih’e çekebileceklerini düşünürler. 

Bu çalışmada bu üç akımın diller bağlamında yaydığı genel öğretileri inceleyeceğiz. Bazı noktalarda bu akımların yaklaşımında farklılıklar olabilir ama temelde aynı çizgidedirler. Burada şunu da belirtmemiz gerekir ki, bu akımlarda birçok gerçek imanlı ve Tanrı çocuğu vardır. Amacımız kişileri eleştirmek değil, Kutsal Kitap’a uymayan yanlış, sağlıksız öğreti ve uygulamalara vurgu yaparak, imanlıları uyarmaktır. Kabul edilsin ya da edilmesin diller konusu seçeceğiniz kilise biçimini belirlemede de rol oynayacağından bunun yakından incelenmesi çok önemlidir. 

SORU 5. DİLLERLE KONUŞMA OLGUSUNU ANLAMAMIZA YARDIMCI ANAHTAR KONU NEDİR? 

Dillerle konuşma konusunu iyi anlamak isteyenin «Kutsal Ruh vaftizi» konusunu iyi biçimde anlaması gerekiyor. Birinde yanılmak öbüründe de yanılmak demektir. Yanlıştan yanlış doğduğu gibi. 

SORU 6. KUTSAL RUH VAFTİZİ KONUSUNDA YAYGIN ÖĞRETİLER NELERDİR? 

Kutsal Ruh vaftizini ve dillerle konuşmayı savunanlara göre iman yaşamı şu iki deneyim ya da aşamadan oluşur: 

Birinci deneyim. Tövbe ile yeniden doğmak, Tanrı ile yeni bir ruhsal yaşama başlamak. 

İkinci deneyim. Kutsal Ruh’la vaftiz olarak güçle kuşanmak ve bunun sonucu olarak da, zaferli ve verimli bir iman yaşamına sahip olmak. Güya bu vaftizin ayrılmaz belirtisi de yabansı dillerle konuşmakmış. Bu iki aşamalı ruhsal deneyimi doğrula- mak amacıyla da şu dört Kutsal Kitap örneği sunulur: 

1. Yuhanna 20:22. Burada ölülerden dirilen Mesih öğrencilerine görünüyor ve «onların üzerine üfleyerek Kutsal Ruh’u alın! diyor». Öğrenciler bu şekilde Ruh’u almış, yenilenmiş ve kurtulmuştur. Ama onların daha ikinci deneyimi, Pentikost gününü beklemesi gerekiyormuş, öyle ki Kutsal Ruh’la vaftiz olup, güçle donanıp dillerle konuşsunlar. O gün geldiğinde öğrenciler Kutsal Ruh’la vaftiz olmuş ve bunun belirtisi olarak da dillerle konuşmuşlardır. 

2. Bu görüşe destek olarak Elçilerin İşleri 8’inci bölümde anlatılan Samiryeliler’in örneği de verilir. Bunlar Tanrı’nın sözünü kabul ederek vaftiz olmuş, ama aynı anda Kutsal Ruh’u almamışlardı. Ancak Petrus ve Yuhanna’nın oraya gelip ellerini onların üzerine koyarak dua ettiğinde Kutsal 
Ruh’u aldılar (Elç. 8:14-17). 
3. Elçilerin İşleri 10’uncu bölümde anlatı lan Kornelyus ve arkadaşlarının deneyimi. 

4. Son olarak da Elçilerin İşleri 19’da anlatılan vaftizci Yahya’nın öğrencilerinin örneğine vurgu yaparak, bugün de imanlıların bu iki aşamada Kutsal Ruh’un vaftizine ulaşıp dillerle konuşması gerektiğini öğretirler. 

SORU 7. GETİRİLEN BU ÖRNEKLER 
GERÇEKTEN DE KUTSAL RUH’UN İNANLILARA HER ZAMAN İKİ AŞAMADA GELDİĞİNİ Mİ GÖSTERİR? 

Getirilen bu kanıtlar kendi içinde birçok ciddi yanılgı barındırıyor. Bu örnekler özel, sıradışı örneklerdir. Bunların üzerine herhangi bir öğreti dikmek sağlıklı bir yaklaşım olamaz. İnceleyelim. 

1. Yuhanna 20:22: İlkin vurgulanmalı ki, Mesih’in öğrencileri hazırlayıcı, özel ve ara bir dönemde, Eski Antlaşma’dan Yeni Antlaşma’ya geçiş döneminde bulunuyorlardı. Onların bulunduğu özel tarihsel konum ve deneyim bizler için standart bir ölçü olamaz çünkü bizler şimdi böyle tarihsel bir ara dönemde yaşamıyoruz. Pentikost günü de çoktan gelmiş ve geçmiştir. Örneğin, İsa Mesih öğrencilerine şöyle diyordu: 

«Öteki ulusların arasına girmeyin. Samiriyeliler’ in kentlerine de uğramayın. Bunun yerine, İsrail halkının yitik koyunlarına gidin» (Mat. 10:5-6). 

Acaba bu sözlere bakarak bugün uluslara değil de, sadece İsrail halkına tanıklık edilmesi gerektiği öğretilirse, bu doğru olur mu? Bu sözlerin üzerine bir öğreti sistemi kurulması sağduyulu bir girişim olur mu? Elbette olmaz! Çünkü Mesih dirilişinden sonra «Gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin» diye buyurduğunda o devre artık geride kalmış inanlılar için tüm ulusları müjdelemeyi hedefleyen yeni bir dönem açılmıştır (Mat. 28:19). 

Mesih’in «Kutsal Ruh’u alın!» sözleri iki biçimde anlaşılabilir: İlkin, Mesih’in, öğrencilerinin üzerine üfleyerek bu sözleri söylemesi simgesel peygamberlik olup, gerçekte Pentikost gününde gerçekleşe- cek olan Kutsal Ruh’un inişini tasvir eder. Yuhanna 7:39’a göre Kutsal Ruh’un tam inişi Mesih’in yüceltilişinden yani, göğe gidişinden sonra gerçekleşmeliydi. Mesih bu sözleri söylediğinde henüz göğe çıkmamıştı. Yine dikkat edilsin ki, Mesih «Baba beni gönderdiği gibi, ben de sizi gönderiyorum» dedikten sonra onların üzerine üfleyerek Ruh’u almalarını söylemişti. Oysa iyi biliyoruz ki, onların incili yaymak için gönderilişi bu günde değil, Pentikost gününde Ruh’la dolmalarından sonra olmuştur. Bu durumda bu sözlerin Pentikost gününde olacakların bir ön tasviri olduğu belirgin oluyor. 

İkinci olarak da öğrenciler o günde Kutsal Ruh’u aldılar ama bu, Eski Antlaşma bağlamında, geçici bir biçimde gerçekleşti. Kutsal Ruh, Eski Antlaşma döneminde sürekli imanlıda konut kurmazdı, gider ve tekrar gelirdi. Ama Pentikost gününde Kutsal Ruh indiğinde artık bu geçici değil sürekliydi (Yu. 14:16). Bundan başka, İsa Mesih öğrencilerini Pentikost gününe dek yalnız bırakacaktı. Bu süre dilimi içerisinde öğrencilerin Kutsal Ruh ile desteklenmeye gereksinimleri olduğu da belirgindir. 

Kutsal Ruh’un iki deneyim ve dillerle konuşma görüşünü savunanların büyük hatalarından biri de, Yeni Antlaşma yazılarını bağlamından kopararak, yorumlamak ve uygulamaya koymaktır. Kutsal Ruh ve diller bağlamındaki veriler öyle tanıtılıyor ki, sanki bizler öğrencilerle aynı zaman diliminde bulunuyoruz ve hala Kutsal Ruh inmemiş ve Yeni Antlaşma kitapları da yazılmamış gibi. Yorum ne olursa olsun karizmatik eğilimli tanrıbilimci Wayne Grudem’in de belirttiği gibi, Eski Antlaşma’dan Yeni’ye geçiş döneminde bulunan öğrencilerin bu özel konumu günümüz inanlıları için standart bir ölçü ya da örnek oluşturmamalıdır. Çünkü bizler bu ara geçiş döneminde yaşamıyoruz (Thélogie systématique sf. 846, 850). 
2. Elçilerin İşleri 8:9-17: Samiryeliler hak kında da belirtilmeli ki, bu halk karışık bir halktı, ne tam Yahudi ne de tam putperest. Yahudiler ve Samiryeli’ler arasında süregelen bir düşmanlık ve sürtüşme vardı (Yu. 4:9). İsa Mesih göğe gitmeden önce öğrencilerine Yeruşalim’de, Samirye’de ve tüm dünyada Kendisinin tanıkları olacaklarını bildirmişti (Elç. 1:8). Pentikost günü Kilise Yeruşalim’de kuruldu. Şimdi de iyi haber özel biçimde Samirye’ye ulaştı. Ama şimdi Samiryeliler’in de gerçekten İsa’ya iman ederek Kutsal Ruhu aldıkları nasıl anlaşılacaktı? İkinci olarak bu iki düşman halktan oluşan Mesih inanlıları nasıl birleşecek ve birlikte Mesih’e nasıl hizmet edecekti? Tanrı bu özel durumu gözönünde bulundurarak Kutsal Ruh’unu hemen değil ama elçilerin eliyle verilmesini öngördü, öyle ki, tam bir birlik sağlansın ve hem Yeruşalim’de, hem de Samirye’de birbirinden bağımsız iki farklı kilise oluşmasın. Kutsal Ruh’un verilişinin özel biçimde geciktirilmesinin bir amacı da, Samiryeliler’in elçilerin yetkisini tanıması ve elçilerin de Samiryeliler’in gerçekten Mesih’in kilisesinin bir parçası olduğunu görmeleri ve onaylamaları içindi. Belirtilmeli ki, bu ayetlerde, Kutsal Ruh’un iki ayrı aşamada verilişiyle ilgili hiçbir söz, ya da düşünce de bulunmaz. Samiryeliler iman edip vaftiz olduğunda Kutsal Ruh’u hiçbir şekilde almadı, ancak elçiler gelip onlar için dua ettiğinde Kutsal Ruh’u aldılar. Bu olay Kutsal Ruh’un iki aşamalı verilişine örnek gösterilemez. 

3. Elçilerin İşleri 10:44-47 ayetlerinde de Kutsal Ruh’un iki aşamada verilişi konusunda hiçbir düşünce yoktur. Tam tersine «Petrus daha bu sözleri söylerken Kutsal Ruh, konuşmayı dinleyen herkesin üzerine indi… ve onlar bilmedikleri dillerle konu- şuyorlardı» (Elç. 10:44-45). Bu kişiler kesinlikle önceden Hıristiyan değildi ve herhangi ruhsal bir ön deneyim de yaşamamışlardı. Onların Kutsal Ruh’u alması, Ruh’la vaftiz olması ve dillerle konuşması aynı zaman- da yani, iman ettikleri anda gerçekleşti. 
4. Elçilerin İşleri 19:1-7 ayetlerinde konu edilen «öğrenciler» de Hıristiyan, Mesih’in öğrencileri değildir ama Vaftizci Yahya’nın öğretisini izleyen Yahudi öğrencilerdi. Bu kişilerin «Kutsal Ruh’un varlığından haberimiz yok!» sözleri belirginlikle onların önceden Hıristiyan olmadığını kanıtlar çünkü bu normal her Hıristiyanın bilmesi gereken temel bir gerçektir. Bundan başka Pavlus’un «İman ettiğiniz zaman Kutsal 
Ruh’u aldınız mı?» sorusu belirginlikle Ruh’un iki aşamada alınış görüşünü altüst eder ve Kutsal Ruh’un Mesih’e iman edildiğinde verildiği ve Kutsal Ruh’la o anda vaftiz edildiği geçeğini teyit eder. Yaklaşık 12 kişiden oluşan Yahya’nın bu öğrencilerinin önceden Kutsal Ruh’a sahip olmadığı açıktır. Onlar Kutsal Ruh’u ilk olarak Pavlus’un onlar için dua etmesinde aldı. Sonuç olarak ileri sürülen bu ayetlerin hiçbiri Kutsal Ruh’un iki ayrı aşamada alınacağı görüşünü ve yeni doğuştan sonra inanlıların Kutsal Ruh’la vaftiz olmayı arayıp beklemesi gerektiği savını hiçbir şekilde desteklemez. 

SORU 8. KUTSAL RUH VAFTİZİ NEDİR VE BU NE ZAMAN GERÇEKLEŞİR? 

Yeni Antlaşma’da Kutsal Ruh’la vaftiz olma olgusu şu bölümlerde konu edilir: Matta. 3:11; Markos. 1:8; Luka 3:16
Yuhanna 1:33; Elçilerin İşleri 1:5. Kutsal Ruh vaftizinin anlam ve amacını açıklayan tek bölümse, 1Korintliler 12:13 ayetidir: 

«İster Yahudi ister Grek, ister köle ister özgür olalım, hepimiz bir beden olmak üzere aynı Ruh’ta vaftiz edildik ve hepimizin aynı Ruh’tan içmesi sağlandı.» 

Burada Kutsal Ruh vaftizi bütün gerçek imanlıların yaşamında çoktan gerçekleşmiş bir olay olarak tanıtılıyor. «Hepimiz… aynı Ruh’ta vaftiz edildik», «hepimizin aynı Ruh’ tan içmesi sağlandı.» Bu ayet aynı zamanda Kutsal Ruh vaftizinin amacını anlatıyor: Yahudi ve Yahudi olmayan ulusların Mesih’in ruhsal bedenine aşılanması, bir beden olması. Burada dillerle konuşmadan söz edilmez bile. Bizler acaba ne zaman Mesih’in ruhsal bedeni, kili senin üyeleri oluyoruz? İsa Mesih’i bireysel Kurtarıcı ve Rab olarak kabul edip tövbe ettiğimizde. Suyla vaftiz, gerçekte Kutsal Ruh’un tövbe anında yürekte gerçekleştirdiği ruhsal vaftizin görünür tanıklığıdır. Bizler iman edip tövbe ettiğimizde Kutsal Ruh’u alıyor, Tanrı’nın çocukları ve Mesih’in ruhsal bedeni olan Kilisenin üye-
lerine dönüşüyoruz (Ef. 1:13; Yu. 7:39; Elç. 10:49; 19:2; Rom. 8:9). 

Açıkça görülüyor ki, Kutsal Ruh vaftizi tövbe edenin yüreğinde Kutsal Ruh’un gerçekleştirdiği arınma, bağış ve kurtuluş eylemidir. Bu aynı zamanda Kutsal Ruh’un sağladığı, ruhsal yeniden doğuştur (bkz. Yu.3:1-8). Kutsal Ruh vaftizi tövbe, yeni doğuş ve kurtuluştan sonra imanlının edinmesi gereken ikinci ruhsal bir deneyim değildir. Elçi Pavlus’un yukarıda belirttiği sözler, belirginlikle Kutsal Ruh vaftizinin tövbe edenin iman yaşamının başlangıcında gerçekleştiğini gösteriyor. Zaten vaftiz kavramı da bu anlayışı içerir, çünkü vaftiz her zaman bir başlangıcın ya da bir girişin betimidir. Tanrıbilimci John Stott’un belirttiği gibi «Ruh’un armağanı ya da vaftizi bu Yeni Antlaşma’nın üyeleri için evrensel bir berekettir çünkü bu ilk bere-
kettir» (Hıristiyan inancının temelleri, James Montgomery Boice, sf.440). 

Ne yazık ki, Pentikost inancını yansıtan «Yeni Yaşam Açıklamalı Kutsal Kitap» notları Kutsal Ruh vaftizi, dillerle konuşma ve ruhsal armağanlar konusunda birçok yanlış öğretiler içerir ve yayar. Örneğin, 1Korintliler 12:13’de anlatılan Ruh’un vaftizinin «ne su vaftizini ne de Pentikost Günü’nde olduğu gibi imanlıların Kutsal Ruh’la vaftiz olmasını ifade eder» der ve ardından da bunun Mesih’in bedenine aşılanarak yeniden doğuşu anlattığını belirtir (sf. 1579). Bu notların yazarı Donald C. Stamp’ın Kutsal Ruh vaftizini yeni doğuşla ilişkilendirmesi çok doğrudur ama bunu Pentkost gününde yaşanan Kutsal Ruh vaftizinden ayrı tutmasıysa tümden yanlıştır. Gerçekte yazar bu şekilde Kutsal Ruh vaftizini birden ikiye çıkarır. Biri 

yeni doğuş anında gerçekleşir, öbürü de daha sonra dillerle konuşmakla dışa vurulan Ruh’un vaftizinde! Oysa Kutsal Ruh’un vaftizi bir kere olur ve bunu ikiye çıkarmak Kutsal Kitap öğretilerine aykırıdır. Pavlus’un vurguladığı gibi «vaftiz bir»dir 
(Ef. 4:4-6). İnsanın doğuşu, dünyaya gel- mesi bir kere olup tekrarlanamadığı gibi, inanlının Kutsal Ruh’la vaftiz olarak ruhsal dünyaya doğuşu da bir kereliğinedir. Bu yorumun tek amacı iki ruhsal deneyim ve dillerle konuşma öğretisini ayakta tutabilme çabasıdır. 

Bu durumda yine sorulmalıdır: eğer inanlıların yaşaması gereken iki ruhsal deneyim varsa ve burada ilk deneyimden söz ediliyorsa, Pentikost öğretisi gereği elçi Pavlus’un Korint inanlılarını ikinci deneyime yani, dillerle dışa vurulan Kutsal Ruh vaftizine yönlendirmesi beklenmelidir ki, böyle bir şey yoktur. Bundan öte, Korintliler kilisesi çoktan dillerle konuşma armağanına sahip olup, bunu kullanıyordu. Hayır! burada konu edilen vaftiz tüm inanlıların yeni doğuş anında yaşadığı Ruh’un kesin vaftizidir ve bundan ayrı başka bir Ruh vaftizi de yoktur. 

Vurgulanmalı ki, İncil’de kullanılan «Kutsal Ruh’u almak», Kutsal Ruh’un «inmesi», «dökülmesi», «Kutsal Ruh’la mühürlenmek» ve «Kutsal Ruh’la vaftiz olunmak» aynı gerçeği betimleyen paralel ifadelerdir (Elç. 11:15-16). Bu nedenle «Kutsal Ruh’u almak» ve «Kutsal Ruh’la vaftiz olunmak» terimlerini birbirinden ayırarak bunları farklı zamanlarda gerçekleşen farklı deneyimlere dönüştürmek yanlıştır. Bir kimse Kutsal Ruh’u almadıysa, gerçekte yeniden doğmamıştır ve kurtulma- mıştır da. Belirginlikle vurgulandığı gibi: 

«İçinde Mesih’in Ruhu olmayan kişi Mesih’in değildir» (Ro 8:9; bkz Yu. 3:3-8). 

Belirttiğimiz gibi Kutsal Kitap’ta tövbe, yeni doğuş ve su vaftizinden sonra inanlının ikinci bir deneyimi, Kutsal Ruh’la vaftiz olmayı ve dillerle konuşmayı beklemesine ya da aramasına ilişkin hiçbir çağrı ya da buyruk yoktur. Ama buna rağmen günümüzün birçok kilise önderi ve televizyon vaizleri iman, tövbe, vaftiz ve yeni doğuştan sonra bile inanlıların araması gereken ikinci bir kutsamanın gerekliliğine vurgu yaparlar. Örneğin meşhur televizyon kadın vaizlerinden Joyce Meyer «Vereceğiniz en önemli karar» başlıklı kitabında inanılması ve atılması gereken iman, tövbe, vaftiz, yeniden doğuş adımlarını açıkla- dıktan sonra inanlıların Kutsal Ruh vaftizini araması gerektiğini şöyle anlatır: 

«Başka bir şey var mı? Evet! Bilmeniz gereken çok önemli bir şey daha var. Alabileceğiniz bir başka kutsama daha var. Kutsal Kitap buna Kutsal Ruh’la vaftiz adı veriyor» (sf. 53). 

Daha sonra, Joyce Meyer bu vaftize dillerle konuşmanın eşlik ettiğini belirtir ve inanlıların bunu elde etmek için de «Kutsal Ruh’la vaftiz olma öğretisine inanan ve bilinmeyen dillerle konuşan birinin üzerlerine el koyarak dua etmesini» önemle öğütler. Yeni inanlıların ancak bunun «sonucunda Kutsal Ruh’u alabileceklerini» 
belirtir (sf. 57-59). Ne yazık ki, aynı yanılgı «Yeni Yaşam açıklamalı Kutsal Kitap»ın notlarında da görülür: 

«Kutsal Ruh’un, Mesih’in öğrencilerinin yaşamında birbirinden ayrı olan bu iki işi, bütün Mesih inanlıları için temel teşkil eder. Yani, tüm inanlılar yeniden doğuşta Kutsal Ruh’u alırlar ve bunun sonrasında Mesih’in tanıkları olabilme gücüne sahip olmak için Ruh’la vaftiz olmaları gerekir… Kutsal Ruh vaftizi İsa Mesih’e iman eden, yeniden doğan ve içlerinde Ruh’un yaşadığı tüm inanlılar için bir hedeftir» (sf. 1462, 1479). 

Tümden aldatıcı ve Kutsal Kitap dışı bir öğretidir bu! Belirttiğimiz gibi Kutsal Kitap’ın hiçbir kesiminde tövbe ederek yeniden doğan inanlıların Kutsal Ruh’la vaftiz olma gibi ikinci bir deneyimi beklemeleri ya da aramalarına ilişkin hiçbir söz bulunmaz. Pentikost gününden bu yana, içinde yaşadığımız bu yeni, inayet döneminde Kutsal Ruh’la vaftiz olmak için bir ara zamana asla gereksinim yoktur! İsa Mesih’e iman ederek tövbe eden her bir insan Kutsal Ruh’u alır ve aynı anda da Kutsal Ruh’la vaftiz edilir. 

Hiç kuşku yok ki, Kutsal Ruh’u alarak vaf- tiz olan inanlı bir anda güçlü ve olgun bir inanlıya dönüşmez. Bu nedenle, Kutsal Kitap her bir inanlının kutsallık yolunda gelişebilmesi için gün be gün Kutsal Ruh’la dolması gerektiğine vurgu yapar (bkz. Ef. 5: 18). Kutsal Ruh vaftizi inanlının yaşamında bir kez, tövbe ettiğinde, yeni doğuş anında gerçekleşir ama Kutsal Ruh’la dolması tüm yaşamı boyunca devam eder; öyle ki inanlının yaşamının her alanı Ruh’un kesin denetiminde olsun. İnanlıların bir ya da iki değil, tüm yaşamı boyunca birçok deneyimler yaşayabileceği gerçeğini de özellikle belirtelim. İnanlının çağrılış ama- cı da zaten yaşamı boyunca Kutsal Ruh’un birçok doluluk, bereket ve deneyimlerini görmek ve yaşamaktır. 

Örneğin elçi Petrus ve diğerleri Pentikost gününden sonra da her ne kadar dillerle konuşmasalar da, birkaç kez Kutsal Ruh’la dolma ayrıcalığına sahip oldular (bkz. Elç. 
4:8,31; 13:9,52). Acaba bu ayetlere dayanarak onların yeniden Kutsal Ruh’la vaftiz olunduğunu ve Ruh’un birçok vaftizleri bulunduğunu söyleyebilir miyiz? Kesinlikle hayır! İnanlının Kutsal Ruh’un birçok ziyaret, deneyim ve bereketlerini yaşayacağı belirgindir ama bunlar Kutsal Ruh vafti- ziyle karıştırılmamalı, ayrı tutulmalıdır. 

Sonuç olarak, Kutsal Ruh’la vaftiz olunma konusunu şöyle özetleyebiliriz: Kutsal Ruh’un iki farklı vaftizi değil tek bir vaftizi bulunur. Bu da tövbe ve yeniden doğuş anında gerçekleşir. Bu kesinlikle yeniden doğuştan sonra aranılması gereken ikinci bir deneyim ya da bir armağan değildir. Zaten verilen ruhsal armağanlar listesinde Kutsal Ruh vaftizi diye bir armağan bulunmaz. Pentikost gününden bu yana Kutsal Ruh’u almak ve Ruh’la vaftiz olmak için iki ayrı aşama da bulunmaz. Gerçekte Kutsal Ruh’u almak ve Kutsal Ruh’la vaftiz olmak tek bir gerçeğin, yani, imanlının Tanrı’yla ilişkiye girerek kurtuluşunun göstergesidir. Bundan başka, yeniden doğan imanlıların ikinci bir deneyim yaşaması gerektir dayatması aslında Kutsal Ruh’a bir hakarettir, çünkü bu, Kutsal Ruh’un ilk eyleminin yetersiz olduğu, ikincisine gerek olduğu düşüncesini ortaya koyar. Kutsal Ruh bağlamındaki bu yanlış öğreti nasıl oluştu? Dillerle konuşan bazı kilise önderleri Kutsal Ruh’un inanlıların yaşamına inişine bir yerde dillerin eşlik ettiğini, başka bir yerde de dillerden söz edilmediğini göz önünde bulundurarak öğretile- riyle örtüştürme amacıyla Kutsal Ruh’un iki aşamayla inanlıya geldiğini öngören bu sakat görüşü ortaya çıkarmışlardır. 

SORU 9. BUGÜN TANRI DİLLERLE 
KONUŞMA ARMAĞANINI HERHANGİ BİR İNANLIYA VEREBİLİR Mİ?

Bizler hiçbir zaman Tanrı’nın şunu yapacağını, ama şunu yapamayacağını söylemiyoruz. Zaten bunu söylemek de Tanrı’ya karşı büyük bir saygısızlık olur. Tanrı her şeye kadir olandır ve sadece O buna karar verir. Kuşkusuz, eğer Tanrı herhangi bir armağana gerek olduğunu görürse, elbette ki, Tanrı istediğini yapar. Buna kimse engel olamaz. 

SORU 10. KUTSAL KİTAP’TA BELİRTİLEN DİLLER ANLAŞILIP KONUŞULAN YERSEL DİLLER Mİ, YOKSA ANLAŞILMAYAN GÖKSEL DİLLER Mİ? 

İsa Mesih öğrencilerini uluslara iyi haberi ulaştırmak amacıyla görevlendirdiğinde onların «yeni dillerle» konuşacağını bildirdi (Mar. 16:15-17). «Eğitim görmemiş sıradan kişiler» olan bu öğrenciler (Elç. 4:13) acaba dilini bilmediği, öğrenmediği bu uluslara nasıl iyi haberi ulaştırabilirdi? Kuşkusuz bu, Kutsal Ruh’un sağladığı, öğrenmeden konuşacakları yeni dillerle olabilirdi. Öğrenciler Pentikost günü Kutsal Ruh’la dolunca vaat edilen «yeni dilleri» konuştular. Acaba onlar ne tür bir dil konuştu? Göksel, anlaşılmaz meleklerin dilini mi, yoksa yersel insanların konuştuğu dili mi? Yanıtı için Elçilerin İşleri 2:7-11 ayetleri okuyalım: 

«İmanlıların hepsi Kutsal Ruh’la doldular, Ruh’ un onları konuşturduğu başka dillerle konuşmaya başladılar. Sesin duyulması üzerine büyük bir kalabalık toplandı. Herkes kendi dilinin konuşulduğunu duyunca şaşakaldı. Hayret ve şaşkınlık içinde, “Bakın, bu konuşanların hepsi Celileli değil mi?” diye sordular. “Nasıl oluyor da her birimiz kendi ana dilini işitiyor? Aramızda Partlar, Medler, Elamlılar var. Mezopotamya’da, Yahudiye ve Kapadokya’da, Pontus ve Asya 
İli’nde, Frikya ve Pamfilya’da, Mısır ve Libya’nın Kirene’ye yakın bölgelerinde yaşayanlar var. Hem Yahudi hem de Yahudiliğe dönen Romalı konuklar, Giritliler ve Araplar var aramızda. Ama her birimiz Tanrı’nın büyük işlerinin kendi dilimizde konuşulduğunu işitiyoruz.» 

Bu ayetler açıkça konuşulan «yeni dillerin» ulusların konuştuğu bilinen insan dilleri ve lehçeleri olduğunu kanıtlıyor. Farklı ülkelerden gelen Yahudiler öğrencilerin «kendi ana dilinde Tanrı’nın büyük işlerinin» duyurulduğunu işitiyorlardı. «Ana dili» ifadesi iki kez yineleniyor, sonra da orada hazır bulunan 15 ülkenin dilleri tek tek sıralanıyor. 

Elçilerin İşleri 2’inci bölümü diller armağanını anlama konusunda anahtar ve temel bir bölümdür. Çünkü vaat edilen diller armağanı ilk kez burada beliriyor. Bu bölüm dillerin özü, amacı ve kullanımı hakkında bizlere önemli bilgiler sunuyor. Burada diller hakkında gözümüze çarpan ilk gerçek, bu dillerin anlaşılmaz göksel diller olmayıp gerçek insan dilleri olduğudur. 

Ama Elçilerin İşleri 10:44-48 ve 19:1-7’de konusu edilen diller acaba anlaşılmaz başka türden bir dil olabilir mi? Elbette hayır! Bunlar da uluslarca konuşulan gerçek insan dilleridir. Elçi Petrus «Ben konuşmaya başlayınca Kutsal Ruh, başlangıçta bizim üzerimize indiği gibi, onların da üzerine indi… bizlere verdiği armağanın aynısını onlara verdi» diyerek bunun aynı diller armağanı olduğunu belirtti (Elç. 11:15). Eğer bunlar Pentikost gününde verilen dillerden farklı olsaydı Petrus kuşkusuz bunu belirtecekti. Aynı zamanda görüyoruz ki, konuşulan diller öğrenci ve halk tarafından da gerçek diller olarak algılanıyordu. 

Ama günümüzün çoğu kiliselerinde konuşulan diller anlaşılan gerçek diller değil, ama tamamen anlaşılmaz sözler, sesler ve ifadelerdir. Dil uzmanları için günümüzde kiliselerde konuşulan «diller» gerçek diller değildir. Bunlar sadece konuşanca uydurulmuş, anlamsız ses ve ifadelerdir. Bunlar gerçek bir dilin hiçbir özelliğini taşımamaktadır (R.G. Gromacki, The Mode Tongues Mouvement, sf. 67). Bu türden anlamsız sesler gerçek bir dili oluşturmadığından da Kutsal Kitap’ın sözünü ettiği gerçek dil armağanıyla uyuşmaz. Bu nedenle sevgili inanlı kardeşimiz, konuşmakta olduğunuz dil gerçek bir dil değilse bu Kutsal Ruh’tan gelen bir dil değildir. Dilinizin gerçek bir dil olup olmadığını bilmek istiyorsanız onu kaydedin ve hangi lisan olduğunu anlamak için araştırın. 

SORU 12. ANLAŞILMAZ DİLLERİ 
DOĞRULAMAK İÇİN HANGİ KUTSAL KİTAP AYETLERİ KULLANILIR? 

Bu anlamsız, anlaşılmaz ses ya da «dilleri» doğrulamak için biri anlaşılır diğeri de anlaşılmaz olmak üzere iki tür dil armağa- nının bulunduğu ileri sürülür. Anlaşılan gerçek dillerin Elçilerin İşleri 2’de, anlaşılmaz göksel dillerin de 1Korintliler 14’de anlatıldığı söylenir. Özellikle elçi Pavlus’- un şu sözleri aktarılır: 

«Bilmediği dilde konuşan, insanlarla değil, 
Tanrı’yla konuşur. Kimse onu anlamaz. O, ruhuyla sırlar söyler» (1Ko. 14:2). 

Bu sözler gerçekten iki tür dil armağanının varlığını gösterir mi? Bu sorunun yanıtı şu 5 nedenle «hayır»dır. 

1. «Bilmediği dilde konuşan» ifadesi belki okuyanda bilinmeyen, anlaşılmaz göksel diller konuştuğu izlenimini yaratabilir. Ama hemen belirtelim ki burada kullanılan «bilmediği dilde» sözü asıl orjinal metinde bulunmaz (14:4,13,14,19,27). Asıl Yunanca metinde sadece «laleyn glosso» yani «dil konuşma» olarak geçer ki, bu var olan herhangi gerçek bir insan dilini gösterir. 

2. Elçi Pavlus aynı bölümde dillerle konuşmayı şöyle özetler: 

«Kutsal Yasa’da şöyle yazılmıştır: «Rab, ‘Yabancı diller konuşanların aracılığıyla, yabancı- ların dudaklarıyla bu halka sesleneceğim; yine de beni dinlemeyecekler!» diyor» (1Ko. 14:21). 
Yabancı dillerle Yahudiler’e seslenen ulusların konuştuğu diller acaba anlaşılmaz göksel diller mi, yoksa kendi ana dilleri mi? Yanıtı açıktır: kendi ana dilleri. Bu durumda elçi Pavlus’un aynı bölümde birbirine zıt iki ayrı dil kavramından söz ettiğini iddia etmek mantığa uygun düşmüyor. «Kimse onu anlamaz» sözü kuşkusuz işitenin o dili bilmemesi ve çeviri yapılmadığındandır. Örneğin, Pentikost günü farklı ülkelerden gelip Yeruşalim’de toplanan Yahudiler öğrencilerin konuştuğu yabancı dilleri anlıyordu, çünkü bunlar o dilleri biliyor ve konuşuyordu. Ama bilmedikleri, konuşmadıkları diller olsaydı kesinlikle anlamayacaklardı. Örneğin arapça konuşan öğrenciyi arapça bilen Yahudi anlıyordu ama aynı Yahudi konuşulan diğer 14 dili anlamıyordu. 

3. Aynı zamanda belirtilmeli ki, 1Korintliler 14’te ve Elçilerin İşleri 2’de sözü edilen diller aynı grekçe terimle belirtiliyor, yani glossolalia. Bu demektir ki, iki yerde de konu aynı diller armağanıyla ilgilidir. Kullanılan «glossolalia» terimine acaba birbirine karşıt iki ayrı anlam vermek sağlıklı bir yaklaşım olabilir mi? Kesinlikle hayır! Bu nedenle Elçilerin İşleri 2’de ve 1Korintliler 14’te iki farklı dil armağanının işlendiği savı anlamsız ve temelsizdir. 

4. Yine akılda bulunsun ki, Elçilerin İşleri kitabı doktor Luka tarafından 1Korintliler mektubundan 6-8 yıl öncesinden kaleme alınmıştır. Doktor Luka elçi Pavlus’un öğrencisi ve aynı zamanda yolculuk arkadaşıydı. Doktor Luka ilk Hıristiyan eğitimini ruhsal babası elçi Pavlus’tan almıştı. Düşünülebilir mi ki, Luka Elçilerin İşleri kitabında anlaşılır gerçek insan dillerinden, Pavlus da 1Korintliler de buna karşıt anlaşılmaz göksel dillerden bahsediyor? Acaba bunlar birbirine aykırı düşünce ve görüşler mi öğretiyorlardı? Elbette hayır! 

5. Belirtilen dillerin «çevrilme armağanı» da (1Ko. 12:10, 30; 14:5,13,27,28) bu dillerin gerçek insan dilleri olduğunu belirtir. Çünkü ancak gerçek dillerin çevrilmeye gereksinimi vardır. Çeviri ya da tercüme genel olarak konuşulan gerçek bir dilin başka gerçek bir dile tercüme edilmesidir (Mar. 
5:41; Yu. 1:38,42; 9:7). 

SORU 12. KONUSU EDİLEN DİLLER MELEKLERİN KONUŞTUĞU DİL OLABİLİR Mİ? 

«İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz» (1Ko. 13:1). 

Bazıları elçi Pavlus’un bu sözlerine başvurarak verilen diller armağanının meleklerin dili olduğunu öne sürer. Oysa Pavlus burada ve asıl metinde çok açık bir şekilde «eğer»li, yani varsayımlı bir konuşmada bulunuyor. Bu sadece bir varsayımdır. «Bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem» derken de aynı dil biçimini kullanır (1Ko. 13:2). Acaba bu sözlere bakarak Pavlus’un bütün sırları bildiği, her bilgiye sahip olduğu ileri sürülebilir mi? Kuşkusuz hayır! 1Korintliler 13:9’da açık ve net bir şekilde sahip olduğu bilginin sınırlı olduğunu söyler. Belirtildiği gibi bu sadece varsayımlı bir konuşmadır. 

Bunun dışında sorulmalıdır: meleklerin bizler gibi ses çıkaran fiziksel dil organı var mı? Birbirleriyle hangi dilde konuşuyorlar? Onların tek bir dili mi var, yoksa insanlar gibi birçok dilleri mi? Kutsal Kitap’ ta kaydedilen bütün melek konuşmaları insan dilindedir, Tanrı’yı yüceltme ezgileri de insan dilinde olmuştur (Yeş. 6:1-7; Lu 2:1314 vb.). İnsanlar da onlarla kendi ana dillerinde konuşmuştur. İnsanların neden meleklerin diliyle konuşması ya da dua etmesi gerekiyor ki? İnsanın ana dili Tanrı’ya konuşmak ya da dua etmek için o kadar kirli ve kötü müdür? Eğer böyleyse neden Tanrı insanlığa insan dilinde konuştu? Yine şunu düşünün: dillerle konuşan ya da dua eden kişileri dinlerken kullandıkları dillerin gerçekten göksel, meleklerin dili olduğunu hissedebiliyor musunuz? Meleklerin dili acaba bu denli karmaşık, düzensiz ve işitilmesi hoş olmayan mistik bir dil midir? 

SORU 13. ANLAŞILIR VE ANLAŞILMAZ İKİ TÜR DİL KONUŞMA ARMAĞANI GÖRÜŞÜ NEREDEN GELİYOR? 

Kutsal Kitap’ın diller konusunda verdiği bilgiler aslında açık ve belirgindir. Bunlar anlaşılır gerçek insan dilleridir. Ama günümüzün birçok kiliselerinde konuşulan diller anlaşılır gerçek diller değil, anlaşılmaz tuhaf ifadelerden oluşan «diller»dir. İlginçtir ki, bu kiliseler anlaşılır ve anlaşılmaz iki tür dil armağanının bulunduğunu söylese de, gerçekte uygulamada herkes anlaşılmaz ifadelerle dua eder. Neden bu böyledir? Çünkü bu şekilde denetim dışındadırlar ve kimse kendilerini eleştiremez. Herkes istediği sesleri çıkarabilir, ardından da göksel dillerle konuştuğunu savlayabilir. İşte bu türden anlamsız ses ve tekrarlamaları doğrulamak için anlaşılmaz dil armağanı tezi geliştirilmiştir. 

SORU 14. KUTSAL KİTAP TÜM HIRİSTİYANLARIN DİLLERLE KONUŞMA ARMAĞANINA SAHİP OLMASI GEREKTİĞİNİ ÖĞRETİR Mİ? 

Dillerle konuştuğunu iddia eden kiliselerin ve önderlerin çoğunluğu bütün gerçek inanlıların dillerle konuşması gerektiğini vurgular ve öğretir. Bu Kutsal Ruh’un inanlıda bulunuşunun ve Kutsal Ruh’la vaftiz edilişinin görünür belirtisiymiş. Bu görüşe göre dillerle konuşmayan biri Kutsal Ruh’la vaftiz edilmemiştir ve gerçek bir Hıristiyan değildir. Bu tümden yanlış bir öğretidir. Kutsal Kitap’ın şu 3 belirgin gerçeği bu diller armağanın her Hıristiyana verilmediğini gösterir. 

1. Hizmetlerin, ruhsal armağanların farklılığı ve çok yönlülüğü her imanlının farklı armağanlara sahip olması gerektiğini gösterir. Her inanlının Kutsal Ruh’tan aldığı bir ya da birkaç ruhsal armağanı vardır. Elçi Pavlus bu konuda şunları belirtir: 

«Ruh aracılığıyla birine bilgece konuşma yeteneği, ötekine aynı Ruh’tan bilgi iletme yeteneği, birine aynı Ruh aracılığıyla iman, ötekine aynı Ruh aracılığıyla hastaları iyileştirme armağanları, birine mucize yapma olanakları, birine peygamberlikte bulunma, birine ruhları ayırt etme, birine çeşitli dillerle konuşma, bir başkasına da bu dilleri çevirme armağanı veriliyor» (1Ko. 12:8-10). 

«Kendisi kimini elçi, kimini peygamber, kimini müjdeci, kimini önder ve öğretmen atadı» (Ef. 4:11). 

Bu ayetlerde tekrarlanan «birine», «ötekine», «bir başkasına» ve «kimini» sözcükleri belirginlikle armağanların farklılığını ve herkese ayrı ayrı armağanların verildiğini gösterir. Eğer tüm inanlıların dillerle konuşma armağanına sahip olması gerekseydi, bu türden ifadelerin kullanımı tümden anlamsız olurdu. 

2. Nasıl bir beden farklı üyelerden oluşur ve bedenin her bir üyesi farklı işlev ve hizmet görüyorsa, bunun gibi de Mesih’in ruhsal bedenini oluşturan kilise imanlıla- rının farklı armağanları olması gerekir. Elçi Pavlus bu gerçeği şöyle vurgular: 

«Bir bedende ayrı ayrı işlevleri olan çok sayıda üyemiz olduğu gibi, çok sayıda olan bizler de Mesih’te tek bir bedeniz ve birbirimizin üyeleriyiz. Tanrı’nın bize bağışladığı lütfa göre, ayrı ayrı ruhsal armağanlarımız vardır. Birinin armağanı peygamberlikse, imanı oranında peygamberlik etsin. Hizmetse, hizmet etsin. Öğretmekse, öğretsin. Öğüt veren, öğütte bulunsun. 
Bağışta bulunan, bunu cömertçe yapsın. Yöneten, gayretle yönetsin» (Rom. 12:4-8). 

Elçi Petrus da aynı düşünceyi şöyle dile getirir: 

«Her biriniz hangi ruhsal armağanı aldıysanız, bunu Tanrı’nın çok yönlü lütfunun iyi kâhyaları olarak birbirinize hizmet etmekte kullanın» (1Pe. 
4:10-11). 

Elçi Pavlus bu düşünceyi şöyle vurgular: 

«Bütün beden göz olsaydı, nasıl duyardık? Bütün beden kulak olsaydı, nasıl koklardık? Gerçek şu ki, Tanrı bedenin her üyesini dilediği biçimde bedene yerleştirmiştir. Eğer hepsi bir tek üye olsaydı, beden olur muydu?» (1Ko. 12:17-20). 

Her inanlının dillerle konuşma armağanı olsaydı bu durumda Mesih’in Kilisesi bir beden görünümünde değil, kocaman bir dil görünümünde olacaktı. Doğallıkla, bir beden sadece görme, işitmek ya da dilden oluşmaz. Bu benzerlikte Mesih’in bedenini oluşturan inanlılar da farklı işlevler gören ayrı armağanlara sahiptir. Elçi Pavlus bu düşünceyi şu sorularla kesin biçimde özetler ve güçlendirir: 

«Hepsi elçi mi? Hepsi peygamber mi? Hepsi öğretmen mi? Hepsi mucize yapar mı? Hepsinin hastaları iyileştirme armağanları var mı? Hepsi bilmediği dilleri konuşabilir mi? Hepsi bu dilleri çevirebilir mi?» (1Ko. 12:29-30). 

Bu soruların yanıtı açık ve kesin bir «hayır»ı gerektirir. Hepsi elçi değil, hepsi peygamber ya da öğretmen değildir. Doğallıkla hepsi dillerle de konuşamaz, ancak kendisine bu armağan verilen konuşur. 

3. Ruhsal armağanların dağılımını Kutsal Ruh’un egemen biçimde yapması da her imanlının dillerle konuşması ya da araması gerektiği düşüncesini dışlar. Belirginlikle vurgulanıyor ki, ruhsal armağanları egemen istemi uyarınca imanlılara sağlayan ya da dağıtan Kutsal Ruh’un kendisi- dir. Bu demektir ki, herhangi bir armağan otomatik biçimde bir inanlıya verilmez. 

«Bunların tümünü etkin kılan tek ve aynı Ruh’ tur. Ruh bunları herkese dilediği gibi, ayrı ayrı dağıtır» (1Ko. 12:11,18,28; yine bkz. İbr. 2:3-4; Ef. 4:11). 

Sonuç olarak, kilise için ve her bir inanlı için gerekli armağanın ne olduğuna karar kılan ve veren Kutsal Ruh’tur. Tüm bu ayetler belirginlikle gösteriyor ki, her bir inanlının sahip olduğu armağan farklıdır. 

SORU 15. TÜM İNANLILARIN DİLLERLE KONUŞMASI GEREKTİĞİ KUTSAL KİTAP’IN HANGİ AYETLERİNE DAYANILARAK İLERİ SÜRÜLÜYOR? 

Bütün imanlıların dillerle konuşması gerektiğini öğreten kilise önderleri bunu desteklemek için özellikle şu ayetleri kullanırlar 1Ko. 14:5; Elç. 2:3-4 10:44-48; 19:1-7 ve Mar. 16:18. İnceleyelim. 

1. «Hepinizin dillerle konuşmasını isterim» (1Ko. 14:5). 
Eksik aktarılmış bu ayet ilk okunuşta Pavlus’un tüm imanlıların dillerle konuşmasını istediği izlenimini verebilir. Ama ayeti tümden okuduğumuzda karşımızda farklı bir anlam belirir: 

«Hepinizin dillerle konuşmasını isterim, ama peygamberlikte bulunmanızı yeğlerim. Diller inanlılar topluluğunun gelişmesi için çevrilmedikçe peygamberlikte bulunan, dillerle konuşandan üstündür». 

Elçi Pavlus’un diller bağlamında gerçek düşünce ve isteği burada belirginlikle görünüyor. Onun gerçek isteği inanlıların dillerle konuşmasından öte peygamberlik armağanını kullanmalarıdır çünkü kilise bu şekilde ruhsal olarak gelişir ve büyür. 

Anımsatalım ki, günümüzde peygamberlik armağanı yazıya geçirilmiş Tanrı Sözü’nü, Kutsal Kitap’ı anlaşılır biçimde insanlığa duyurmak ve ilan etmektir. Ama elçilerin zamanında bu Tanrı’nın Kutsal Ruh aracılığıyla peygamberlere doğrudan ilham ettiği, ilettiği sözlerdi. Yeni Antlaşma henüz tamamlanmadığından Tanrı, yeni oluşan kilise inanlılarını yönlendirmek ve sağlamlaştırmak için doğrudan elçilere ve peygamberlere ilettiği vahiyleri kullanıyordu. Yeni Antlaşma tamamlandığında elçi ve peygamberlik armağanı, aynı zamanda elçiler gibi doğrudan Kutsal Ruh tarafından ilham edilme armağanı ilk anla-
mıyla son buldu (1Ko. 12:28; Elç. 1:21-26; Ef. 2:20; Va. 22:18:20). 

Elçi Pavlus 1Korintliler 14 bölümde Korint kilisesinde uygulamada olan dillerle konuşma armağanını peygamberlik armağanıyla kıyaslayarak inanlıları dillerle konuşmaya değil, özellikle peygamberlik etmeye yüreklendirir. Korintos kilisesinde diller armağanı gereğinden fazla büyütülüyor, yanlış ve çarpıtılmış biçimde uygulanıyor- du. Bu armağanın çevirilerek topluluğa ve topluluğun yararına kullanılacağına sadece Tanrı’ya yöneltilen, anlaşılmayan bir dua ve övgüye dönüştürülmüştü. Yine bu çevirilerek topluluğun ruhsal gelişimi için kullanılacağına, konuşan bunu kendi benliği yararına kullanıyordu. Kilisede de yine düzensiz ve çevirisiz biçimde hep birlikte, aynı anda dillerle konuşmaktaydılar Pavlus bu düzensizliklere son vermek ve dillerin gerçek yerini anlatmak için 1Korintliler 12-14 bölümlerinde ruhsal armağanları ve onların kilisede yerini anlatır. 

Ruhsal armağanlar bağlamında «üçüncü dalga» görüşlerini savunan ve bunları inanlı kiliselerine benimsetme amacını güden Jack Deere’nin «Kutsal Ruh’un Bizi şaşırtan Gücü» başlıklı kitabının iddiaları- nın tersine Pavlus kesinlikle dillerle konuşmaya yüksek bir değer vermez (sf. 160). 14’üncü bölümde Pavlus özellikle çeviri yapılmadan konuşulan dillerin topluluğa hiçbir yarar sağlamadığını vurgular. Kilise’de çevirisiz biçimde dillerle konuşan 

• topluluğa ruhsal gelişim sağlayamaz (14:4-5), 
• konuşan elçi de olsa bunun yararı olmaz (14:6), 
• ruhsal savaşa hazırlamakta etkisizdir (14:8), 
• konuşan havaya, boşu boşuna konuşur (14:9), 
• konuşan ve dinleyen birbirine yabancı durumuna düşer (11), 
• inanlı biri anlamadığı dillerde dua edenin sözlerine «amin» diyemez (14:16), • Bu nedenle ki, Pavlus toplulukta yabancı dilde on bin söz söylemek yerine anlaşılır dilde beş söz söylemeyi yeğlediğini duyurur (14:19). 
• Pavlus dillerle konuşanın ya da bunun üzerine odaklananın ruhen yetişkin değil bir çocuk olduğunu belirtir (14:20). 
• Toplulukta çevirisiz biçimde dillerle konuşanın sadece imanlı topluluğuna değil imansızlara da hiçbir yararı dokunmaz, tersine onların tökezlenmesine neden olur öyle ki, onlar haklı biçimde «siz çıldırmışsınız» diye haykırabilirler (14:23). 
• Hatta anlaşılmaz biçimde dillerle konuşmak Tanrı’nın yüceliğine de hizmet etmez, O’nun huzurunu da kimseye hissetirmez. Bu ancak anlaşılır bir dille dua, övgü, vaaz ve peygamberlikle olanaklıdır: 
«Ama herkes peygamberlikte bulunurken iman etmeyen ya da yeni katılan biri içeri girerse, söylenen her sözle günahlı olduğuna ikna edilecek, her sözle yargılanacak. Yüreğindeki gizli düşünceler açığa çıkacak ve, “Tanrı gerçekten aranızdadır!” diyerek yüzüstü yere kapanıp Tanrı’ya tapınacaktır» (14:24-25). 

Kısaca çevirilmeden toplulukta dillerle konuşmak; ne imanlı topluluğunun yararına, ne imansızlara, ne de Tanrı’nın yüceliği yararınadır. Bu nedenle de Pavlus çevirmen yoksa, dillerle konuşanın susması gerektiğini söyler (1Ko. 14:28) inanlıları da diller armağanını değil de topluluğun yararı için peygamberlik armağanını aramaya ve kullanmaya isteklendirir: 

«Bu nedenle, siz de ruhsal armağanlara heveslendiğinize göre, inanlılar topluluğunu geliştiren ruhsal armağanlar bakımından zenginleşmeye bakın» (14:12). 

Elçi Pavlus gerçekten bütün iman edenle- rin dillerle konuşmasını istemiş olsaydı bu konuyla ilgili bu tür olumsuz açıklamalarda bulunur muydu? İmanlılar topluluğuna yararı bulunmayan bir armağanın Pavlus tarafından tüm inanlılara öngörülmesi düşünülebilir mi? Bunun yanıtı yine kesin bir «hayır» olur eğer aynı mektupta Pavlus’un evliliğe ilişkin şu sözlerini okursak: 

«Herkesin benim gibi olmasını dilerdim (asıl çeviri: isterim). Ama herkesin Tanrı’dan aldığı ruhsal bir armağanı vardır; kiminin şöyle, kiminin böyle» (1Ko. 7:7). 

Acaba bu sözlere dayanarak elçi Pavlus’un tüm imanlıların kendisi gibi bekar kalmasını istediği söylenebilir mi? Elbette hayır! Çünkü her imanlının Tanrı’dan aldığı kendi armağanı vardır. Bunun gibi elçi Pavlus’un «hepinizin dillerle konuşmasını isterim» sözleri de bir buyruk ya da mutlak bir istek değildir. Çünkü 1Korintliler 12:28-30’da her imanlının aynı armağana sahip olmadığını ve herkesin Rab’den aldığı bir armağanı olduğunu belirtmişti. Ayrıca Pavlus’un «hepinizin dillerle konuşmasını isterim» demesinin gerisinde İncil’in her imanlı tarafından her ulusa anladığı şekilde duyurulmasını isterim düşüncesi de bulunmaz mı? 

Açıkça görüyoruz ki, elçi Pavlus topluluklarda çevirilmeden konuşulan anlaşıl maz dillere karşıdır. Doğrudur ki, o diller armağanını tümden reddetmez; çünkü o hala gerçek bir armağandı. Doğru kullanıldığı müddetçe de bunun yasaklanmamasını belirtir (1Ko. 14:39). Elçi Pavlus genelde konuşmalarına övgüyle ve olumlu başlar ve adım adım aktarmak istediği asıl gerçek düşüncesine ulaşır. Örneğin, 1Korintliler mektubuna övgü ve çok olumlu sözlerle başlar ama daha sonra Korintliler topluluğunun hatalarını yüzlerine vurur (1Ko. 1:4-7; 3:1-4; 5:1). Pavlus aynı tutumunu putperestlerle konuşurken de sergiler (Elç. 17:22-23). Diller bağlamındaki söylem biçimi de aynıdır. 

2. «Ateşten dillere benzer bir şeylerin dağılıp her birinin üzerine indiğini gördüler. İmanlıların hepsi Kutsal Ruh’la doldular, Ruh’un onları konuşturduğu başka dillerle konuşmaya başladılar» (Elç. 2:3-4). 

Tüm inanlıların dillerle konuşması gerekti- ğini vurgulayanların kullandığı ayetlerden biri de budur. Doğrudur ki, Pentikost günü yukarı odada toplanan 120 öğrenci üzerine Kutsal Ruh güçlü biçimde indi ve «hepsi de Kutsal Ruh’la doldu» ve «başka dillerle konuşmaya başladı». Burada şu birkaç nokta göz önünde tutulmalıdır. İlkin, belirtildiği gibi, Pentikost günü gerçekleşen olayların kilise tarihinde özel, benzersiz ve tekrarlanamaz bir yeri bulunur. O gün, vaat edilen Kutsal Ruh yeryü- züne, inanlıların yaşamına girerek Kilise’yi, inanlılar topluluğunu oluşturdu ve insanlık tarihinde yepyeni bir sayfa açıldı. 

Ayrıca Kutsal Ruh’un inişini anlatan bu ayetlerde asıl vurgu öğrencilerin dillerle konuşması değil ama hepsinin «Kutsal Ruh’la dolması»dır. Yunanca metne ve genel bağlama bakarak diyebiliriz ki, hepsi «Kutsal Ruh’la doldu» ama onlardan bazıları dillerle konuştu ve bazısı da Elçilerin İşleri 2:18’de Yoel peygamberin özellikle vurguladığı gibi peygamberlikte bulundu (bkz. Elçi 19:6). Gerçi bu tarihi ve özel durumda hepsinin dillerle konuştu- ğunu düşünmek de yanlış olmaz, öyle ki, uzak ülkelerden gelen bu binlerce kişi kendi ana dillerinde iyi haberi işitsin ve diğerlerine duyurabilsin. Yine belirtilmeli ki, bu özel durum, Kutsal Ruh’u alarak O’nunla vaftiz olan her imanlının aynı deneyimleri edinip, aynı biçimde dillerle konuşacağı anlamına da gelmez. Bunun belirgin kanıtı aynı gün tövbe ederek vaftiz olan üçbin kişidir. Bunların dillerle konuştuğuna ilişkin hiçbir söz söylenmez, ima bile edilmez. Eğer dillerle konuşmak her Kutsal Ruh’u alıp O’nunla vaftiz olanın mutlak bir işareti olsaydı, kuşkusuz burada da belirtilirdi. 

3. Elçilerin İşleri 10:44-48 ayetleri de her inanlının dillerle konuşması gerektiğine ilişkin bir kanıt oluşturmaz. Elçilerin İşleri 10:44-48’de (Pentikost gününden 10 yıl sonra) elçi Petrus’un İncil’in kapılarını nasıl uluslara açtığını ve onu işitenlerin üzerine nasıl Kutsal Ruh’un inerek dillerle konuştuğunu okuruz. Gerçekte, bu olay da başlı başına özel bir durumdu, çünkü ilk kez iyi haber putperest uluslara vaaz ediliyordu. Pentikost gününde beliren dillerle konuşma işaretinin burada da belirmesi doğaldı, öyle ki, bu şekilde Tanrı’nın ulusları da kendi Kilise ve yeni antlaşmasına kabul ettiği onaylansın. Zaten elçi Petrus da diğer elçileri ikna etmek için bu işaretleri örnek gösteriyordu: 

«Ben konuşmaya başlayınca Kutsal Ruh, başlangıçta bizim üzerimize indiği gibi, onların da üzerine indi… Böylelikle Tanrı, Rab İsa Mesih’e inanmış olan bizlere verdiği armağanın aynısını onlara verdiyse, ben kimim ki Tanrı’ya karşı koyayım?» (Elç. 11:15-18). 

Elçi Petrus’un «bizlere verdiği armağanın aynısını onlara verdi» sözleri düşündürücü ve anlamlıdır. Eğer dillerle konuşmak her inanlının yaşadığı genel bir deneyim olsaydı Petrus on sene öncesine ait bir deneyime değil, o zamanlarda her inanlının yaşadığı deneyime başvuracaktı. «Her gerçek inanlı gibi onlar da Kutsal Ruh’la vaftiz olup dillerle konuştu» diyecekti. Böyle söylemiyor ama 10 sene öncesi deneyimi hatırlatarak dillerle konuşma armağanın her inanlıyla verilen bir armağan olmadığını belirtiyor. Bundan başka Petrus ve onunla gelen Yahudilerin Kutsal Ruh armağanını alıp dillerle konuşmaya başlayan ulusların önündeki şaşkınlıkları da düşündürücüdür. Eğer dillerle konuşmak her inanlının normal deneyimiyse neden böyle bir şaşkınlık var? Aynı zamanda bu bölümde orada hazır bulunanların hepsinin dillerle konuştuğuna ilişkin herhangi bir vurgu yapılmadığından, onlardan ancak bazısının dillerle, bazısının da kendi ana dillerinde Tanrı’yı yücelttiğini de düşünebiliriz. 

4. Elçilerin İşleri 19:1-7’de konu edilen vaftizci Yahya’nın 12 öğrencisinin dillerle konuşması da özel bir durumdur ve tüm inanlıların dillerle konuşmasını kanıtlamaz. Çünkü okuduğumuz gibi Kutsal Ruh’u alan 12 kişiden bazısı dillerle konuşuyor, bazıları da peygamberlik ediyordu (19:6). Biliyoruz ki, diller armağanı ve peygamberlik armağanı Kutsal Ruh’un verdiği iki ayrı armağandır. 

5. «İman edenlerle birlikte görülecek belirtiler şunlardır: Benim adımla cinleri kovacaklar, yeni dillerle konuşacaklar, yılanları elleriyle tutacaklar. Öldürücü bir zehir içseler bile, zarar görmeyecekler. Ellerini hastaların üzerine koyacaklar ve hastalar 
iyileşecek» (Mar. 16:18). 

Şu üç nedenden dolayı ileri sürülen bu ayetler de dillerle konuşmanın her zaman, her inanlıya eşlik edeceğini göstermez. 

a. İlkin Yunanca metnin en eski elyazıla- rında bulunmayan bu sözlerin ilk elçilerin yaşadığı dönemle bağlantılı olduğu belirgindir, çünkü ayetin devamı bu sözlerin onların yaşamında gerçekleştiğini belirtir: 

«Rab İsa, onlara bu sözleri söyledikten sonra göğe alındı ve Tanrı’nın sağında oturdu. Öğrencileri de gidip Tanrı sözünü her yere yaydılar. 
Rab onlarla birlikte çalışıyor, görülen belirtilerle sözünü doğruluyordu» (Mark. 16:19-20). 

İbraniler mektubu da belirtilen mucize, belirti ve Kutsal Ruh’un armağanlarının veriliş amacının ilk Kilise’nin temelleşmesi olduğunu belirtir (bkz. İbr. 2:3-4). Kutsal Ruh’un armağanları ve çeşitli belirti ve mucizelerle doğrulandıktan sonra artık kurtuluş ve gerçeğin onaylanışı için belirti ve mucizelerin yenilenmesine gerek yoktur. Gerçek çoktan onaylanmıştır. 

b. Burada vaat edilen mucizevi olay ya da armağanların ilk kilise dönemlerinde her inanlı için değil de sadece Kutsal Ruh aracılığıyla belirli kişilere verildiği de belirgindir. Elçi Pavlus bu gerçeği açık bir şekilde 1Korintliler 12:29-30’da vurgular. 

c. Eğer bu sözlerden her iman edene mutlaka dillerle konuşmanın eşlik etmesi gerektiğini düşünürsek, aynı biçimde belirtilen diğer mucizevi olayların da eşlik etmesi gerekiyor. Her bir inanlının «yılanları elleriyle tutacağı», «öldürücü zehir içse» de zarar vermeyeceği ve «ellerini üzerine koyup dua ettiği her hastanın» da mutlaka iyileşeceği gerekir ki, bu ne Kutsal Yazılar’a uygundur, ne de iman edenlerin hizmetiyle uyuşmaktadır. 

Tanrı’nın Sözü incelenirken çok dikkatli olunmalı, sözler kullanıldığı bağlam çerçevesinde anlaşılmalı ve yorumlanmalıdır. Kısa bir zaman önce bir kilise önderinin Markos 16’daki bu sözlerden yola çıkarak kilisede yılanla gösteride bulunduğunu okudum. Ama bu kişi yılan tarafından ısırıldı ve çok geçmeden zehirlenip öldü. Çarpık anlayış ve uygulanışların sonucu korkunç bir yıkımdır! (http://actualitechretiennne. wordpress.com /2012/06/03/-sebastienfath-un-pasteur-americain-tue-par-un-serpent-asonnette-decryptage). 

SORU 16. TOPLULUKTA VE BİREYSEL ORTAMDA KULLANILMA AMACIYLA VERİLEN İKİ TÜR DİLLERLE KONUŞMA ARMAĞANI VAR MIDIR? 

Dillerle konuşmayı savunan bazı kilise önderlerinin öğretileriyle örtüştürebilmek için nasıl Kutsal Ruh vaftizini ikiye çıkardıklarını, Kutsal Ruh’u almayı iki farklı aşamaya böldüklerini, ve yine bu dilleri anlaşılan gerçek diller ve anlaşılmayan göksel diller olmak üzere ikiye ayırdıklarını gördük. Bu önderler bununla yetin meyip aynı zamanda iki tür dil armağanının bulunduğunu öne sürerler. Armağan olarak verilen dil: Bu, topluluğun yararı için çevirilip halka sunulur, her inanlının buna sahip olması gerekmez. Belirti olarak verilen dil: Bu, Kutsal Ruh’un vaftizinin ayrılmaz kanıtı olup her normal inanlının buna sahip olması gerekir. Bireyin dua yaşamında ruhsal gelişimine yarayan bu dilerin çevirilmesine gerek yoktur. 

Son zamanlarda dinlediğim bir vaazda John Bewer adlı tanınmış bir kilise önderi de iki değil dört tür dillerle konuşma armağanının bulunduğundan söz eder. İkisi toplulukta kullanmak için (iman etmeyenler için belirti olan gerçek diller, imanlılar için yorumlanması gereken göksel diller) diğer ikisi de bireysel dua yaşamı için ve aracılık hizmeti için. Vurgulanmalı ki, Kutsal Kitap’ta böyle farklı ayrımlar ya da farklı dil armağanları yoktur. Doğrudur ki, dillerin «belirti» olduğu vurgulanır, «dillerle dua etmek» ya da «Tanrı’yı övmekten» söz edilir ama bunlar farklı birkaç armağan değil tek armağanın içeriğidir. Kutsal Kitap’ta dillerle konuşma armağanının bireysel kullanımı ya da toplu hizmette kullanımı diye bir ayırım da yapılmaz. Elçi Pavlus’un vurguladığı gibi ruhsal armağanların tek bir kullanım amacı vardır, o da inanlılar topluluğunda inanlıların ruhsal gelişimi için kullanımıdır. 

John Bewer de bütün inanlıların bireysel dua yaşamlarında mutlaka dillerle konuşması gerektiğini savunanlardandır. 1Korintliler 12:30’daki sözü edilen ve herkese verilmeyen diller armağanının da gerçekte kilisede, topluluk içinde dillerle konuşma armağanıyla ilgili olduğunu savlar. Oysa ayetin bağlamından böyle bir düşünce türetmek olanaksızdır. İlkin, Eğer bu yaklaşımı 1Korintliler 12:30’da sözü edilen diğer armağanlara da uygularsak önümüze şöyle anlamsız bir tablo çıkar: Her inanlı bireysel iman yaşantısında «elçidir», «peygamberdir», «dillerle konuşma ve onları çevirme», «mucizeler yapma ve iyileştirme armağanına» sahiptir ama her inanlı bunları toplulukta kullanma armağanına sahip değildir! Sonra, 1Korintliler 12:30 ayetlerinde konu edilen armağanlar belirli bir kilise topluluğuna değil, Mesih’in genel kapsamda bede- nine, evrensel kilise bünyesine verilen armağanlardır. Bu sözlerde kesinlikle dillerle konuşmanın bir kişisel, bir de toplulukta kullanılımı vardır türünden bir ayırım ya da düşünce bulunmaz. Ayet belirgin ve genel anlamda her inanlının buna sahip olmadığını söylüyor o kadar. Bu tezin gerisinde her bir imanlının dillerle konuşma armağanına sahip olmadığını belirten 1Korintliler 12:30’deki açık sözleri izah edebilme ve inançlarıyla örtüştürme çabası yatmaktadır. Bu sağlıksız ve yeni bir öğretidir. 

SORU 17. DİLLERLE KONUŞMA ARMAĞANININ AMACI ACABA BİREYİN KENDİ RUHSAL YAŞAMINI GELİŞTİRMEK OLABİLİR Mİ? 

İncelediğimiz gibi, elçi Pavlus toplulukta çeviri olmadan dillerle konuşmanın hiçbir yararı olmadığını vurgular. Belirgindir ki, elçi Pavlus toplulukta dillerle konuşmayı değil, peygamberlik etmeyi önerir. Bunun bilincinde olan ve dillerle konuşmaya sıkı sıkıya sarılan imanlılar bu uygulamayı devam ettirebilmek için, onun uygulanış sahasını bu defa kiliseden bireysel alana taşıdılar. Bunu desteklemek için de şu ayeti kullanırlar: 

«Bilmediği dilde konuşan kendi kendini geliştirir; ama peygamberlikte bulunan, inanlılar topluluğunu geliştirir» (1Ko. 14:4). 

Bu kilise önderleri bu ayete dayanarak dillerle konuşmayı «dua dili» biçiminde yorumlar ve her imanlının da dua yaşamında dillerle dua etmesi gerektiğini öğretirler. Dillerle dua etmek aynı zamanda Tanrı’yla şifreli konuşmak anlamındaymış öyle ki, şeytan ve cinleri duanın içeriğini anlamasın. Bu kişilere göre yine elçi Pavlus’un güçlü ve zaferli iman yaşamının gizlerinden biri de onun sürekli dillerle dua etmesiymiş (La puissance cachée du parler en langues, Mahesh Chavda, sf. 108). 

Bağlamından koparılarak kullanılan bu kısa sözlerden böylesi tuhaf, anlamsız teorilerin oluşturulması oldukça şaşırtıcı- dır. Acaba elçi Pavlus bu sözlerle gerçekten dillerle konuşma armağanının veriliş amacının, inanlının bireysel ruhsal yaşamını geliştirmek olduğunu mu söylemek istiyor? Gerçekten o bununla inanlıları kendi odalarında, bireysel dua esnasında dillerle konuşmaya ve zaman zaman da çevirmen olduğunda toplulukta dillerle konuşmaya mı yüreklendiriyordu? Bunun yanıtı şu 7 nedenden dolayı kocaman bir «hayır»dır. 

1. Ruhsal armağanların veriliş amacı dillerin bireysel yarar için kullanımını dışlar. Elçi Pavlus açık bir şekilde Kutsal Ruh tarafından inanlılara verilen armağanların amacının bireyin değil, inanlılar topluluğunun yararı için olduğunu duyurur. 

«Herkesin ortak yararı için herkese Ruh’u belli eden bir yetenek veriliyor» (1Ko. 12:7). 

«Öyleyse ne diyelim, kardeşler? Toplandığınızda her birinizin bir ilahisi, öğretecek bir konusu, bir vahyi, bilmediği dilde söyleyecek bir sözü ya da bir çevirisi vardır. Her şey topluluğun gelişmesi için olsun» (1Ko. 14:26). 

«Herkes kendi yararını değil, başkalarının yararını gözetsin» (1Ko. 10:24; bkz. 14:17). 

«Her biriniz hangi ruhsal armağanı aldıysanız, bunu Tanrı’nın çok yönlü lütfunun iyi kâhyaları olarak birbirinize hizmet etmekte kullanın. Kendisi kimini elçi, kimini peygamber, kimini müjdeci, kimini önder ve öğretmen atadı. Öyle ki, kutsallar hizmet görevini yapmak ve Mesih’in bedenini geliştirmek üzere donatılsın» (Ef. 4:11-12). 

Görüyoruz ki, diller armağanı da içinde olmak üzere verilen tüm ruhsal armağanların amacı inanlının bireysel gelişimi değil, Mesih’in ruhsal bedeninin, topluluğun büyümesi ve gelişmesi içindir. Ruhsal armağanların kullanımı bağlamında Pavlus gerçek sevginin «kendi çıkarını aramak» olmadığını da zaten belirtmişti (1Ko. 13:5). Müjdeleme armağanına sahip olan bunu kendini müjdelemek için değil, inanç- sızlara müjdelemek amacıyla almıştır. Nasıl bir ağacın verdiği ürün kendisi için değildir, inanlı da Tanrı’dan aldığı armağanları kendisi için değil, diğerlerinin ruhsal yararı için kullanmalı. Tanrı diller armağanını ve bundan ayrılamaz biçimde birlikte işleyen dillerin çeviri armağanını da topluluğun yararı, gelişimi için vermiştir. 

2. Dillerle konuşma armağanının Mesih’e iman etmeyenler için bir belirti olarak verilişi gerçeği de dillerin inanlıların gelişimi için verilmediğini onaylar. Elçi Pavlus bu bağlamda şunları belirtir: 

«Görülüyor ki, bilinmeyen diller imanlılar için değil, inanmayanlar için bir belirtidir. Peygamberlikse inanmayanlar için değil, imanlılar için bir belirtidir» (1Ko. 14:22). 

Bu açıklamalar belirginlikle gösteriyor ki, diller armağanı inanlılar için, onların yararı ya da ruhsal gelişimi için değil, iman etmeyenler için bir belirtidir. Bu durumda diller armağanını inanlılar bağlamında, Kutsal Ruh vaftizinin ayrılmaz bir belirtisi olarak görmek ve öğretmek yanlıştır ve bu ayetin içeriğiyle örtüşmez. Dillerin veriliş amacı inanmayanlar için bir belirti olmasıdır. Eğer bir inanlı kendi odasında, bireysel duasında dillerle dua ederse, bu inanmayanlar için nasıl bir belirti olabilir? Dillerin inanmayanlar için belirti oluşu yine bu armağanının asıl uygulanacağı sahanın inanlıların bireysel ruhsal yaşamında değil, inanmayanların yanında yani misyon, müjdeleme sahası olmasını gerektirir. Zaten Kutsal Kitap’ta anlatılan tüm dillerle konuşma olayı da tek başına bir odada değil, her zaman başkalarının, huzurunda geçer. Bu gerçek bir kez daha bu armağanın inanlının bireysel gelişimi için verilen özel bir armağan olmadığını açıkça ortaya koyuyor. 

3. Yine sorulmalı: çevirisiz dillerle konuşmak inanlılar topluluğuna yarar sağlamıyorsa, nasıl inanlının bireysel dua yaşamına yararlı olabilir? Belirsiz, anlamsız sesler çıkarmak, yine belirsiz ifadelerle «ilahiler» söylemek nasıl inanlının ruhsal yaşamını geliştirip güçlendirebilir? Bu doğu dinlerinde gözlenen mistiksel, gizemli bir meditasyon uygulamasına ben zemez mi? Kutsal Kitap kesinlikle inanlının ruhsal gelişimi için bu türden anlamsız, mistiksel bir uygulama öngörmez. İnanlıyı ruhsal yaşamın doruklarına ulaştıran Tanrı’nın Sözü, Kutsal Kitap’ı okumak, incelemek, anlaşılır dilde Tanrı’yla dua aracılığıyla paydaşlıkta bulunmak, tanıklıkta bulunmak, ruhsal tüm silahları kuşanarak kullanmaktır. Belirtilmeli ki, ruhsal olgunluğa erişmek için bu türden mistiksel bir yol kullanmak inanlının yaşamında tehlikeli, yıkıcı sonuçlar doğurur. 

4. Dillerle dua etme uygulaması gerçekte Kutsal Kitap’ta açıklanan gerçek duanın öz anlamını da bozar, çarpıtır. Bugün çoğu Hıristiyanlar ruhsal savaşı savaşmadan kısa yoldan iman yaşamının doruklarına ulaşmayı arzular. Ne yazık ki, kötü güçler dillerle konuşma armağanı bağlamındaki sahte öğretiyle dua ve dua yaşamının gerçek anlamı konusunda birçok inanlıyı aldatmayı başarmıştır. Kutsal Kitap’ın dua konusundaki öğretisi belirgindir. Bu amaçlı, bilinçli, ezberden uzak ve anlaşılır dilde yapılan duadır. Tanrı’yı övmek, bireysel ihtiyaçlarımızı ve çevremizin ihtiyaçlarını yakarışla Tanrı’ya bildirmektir. Ama günümüzde dillerle dua eden kim için ve ne amaçla dua ettiğini bilmez. Bilinçli, amaçlı sözlerin yerine telkin yoluyla çıkarılmaya çalışılan ve akla gelen söz ve ifadeleri tekrarlar durur. Bunu da en üstün tanrısal düzeyde yapılan dua biçimi niteliğinde görür. İlginçtir ki, bu kişiler bir yandan geleneksel kilisenin ezbere dualarını gerçek dua görmeyip eleştirirken, öbür yandan kendi odalarında saatlerce tekrarladıkları ve anlamını bilmedikleri bu anlaşılmaz ses ve ifadelerin gerçek dua ve tapınış olduğunu savlarlar (Mat 6:7). Ne büyük bir çelişki! 

Doğrudur ki, Korintliler kilisesinde hazır bulunan imansız Yahudiler’e belirti olması ve çeviriyle de topluluğa yararlı olması amacıyla Kutsal Ruh, bazı inanlıları özel durumlarda, dillerle Tanrı’yı övmeye ve duaya yönlendiriyordu. Ama belirttiğimiz gibi anlaşılmaz ses ve hecelerle dua etmek Kutsal Kitap’ın sunduğu dua anlayışıyla uyuşmaz. Bu aldatıcı bir dua biçimidir. Bu türden dua ve tapınış biçimleri doğu dinlerinde gözlenen mistiksel bir meditasyon (dalınç, derine dalma) durumunu çağrıştırmıyor mu? Bu aynı zamanda kolaya kaçan tehlikeli bir yol ve uygulamadır. Bir dini önder şöyle diyordu: «Söz bulamadığım ya da ne diyeceğimi bilmediğim zamanlarda dillerle konuşur, dua ederim.» Bu neyi gösteriyor? Aklın, mantığın bittiği yerde, mistiksel duyguların öne çıkmasını! 

5. Acaba elçi Pavlus’un «dillerle hepinizden çok konuştuğum için Tanrı’ya şükrediyorum» (1Ko. 14:18) sözleri onun bireysel dua hayatında sürekli dillerle dua ettiğini mi gösterir? İncil’de kaydedilen elçi Pavlus’un bütün duaları anlaşılır ve amaçlıdır 
(Ef. 1:15-17; 3:14-19; Flp. 1:3-11; Kol. 1:9-12 vb.). 
Onun dillerle dua ettiğine ilişkin hiçbir söz ya da kanıt yoktur. Gerçekte de bu sözlerin, kendisi dillerle konuşmanın bireysel özel kullanım olmadığını gösterir. Bu uygulama evinde tek başına bir uygulama ise, nasıl elçi Pavlus Korint inanlılarından daha fazla dillerle konuştuğunu söyleyebilir? Pavlus onların herbirinin odasına girip onların kaç saat dillerle konuştuğunu mu hesap ediyordu? Kuşkusuz hayır! Dillerle konuşma bir köşede tek başına değil, toplulukta kullanılan bir uygulamaydı. Pavlus’un herkesten fazla dillerle konuşması, evinde bireysel duasında değil, müjdeleme – Tanrı Sözü’nü duyurma sahasında, özellikle iman etmeyen Yahudiler’in arasındadır. Kendisi herkesten fazla yolculukta bulunan gezgin bir vaiz olduğundan, Kutsal Ruh’un verdiği yabancı dillerle konuşma olanağına da herkesten fazla sahipti ve bunu kullanıyordu (Elç. 15:10). Yine dikkat edilsin ki, Pavlus dillerle dua ediyorum demiyor ama dillerle konuşuyorum diyor. Bu da özellikle bireysel duayı değil, Kutsal Ruh’tan esinlenen sözleri başkalarına onların anladığı dilde duyurmayı içerir. 
6. Eğer gerçekten dillerle konuşma armağanının başlıca amacı bireysel ruhsal yaşamın olgunlaşması, gelişmesi için ise, bu durumda bu armağanının uygulandığı Korintliler topluluğunun ruhsal durumunun nasıl bir aşamada olduğunu sorgulamamızda yarar vardır. Acaba bu inanlılar topluluğu olgunluğa ulaşmış kutsal ve örnek bir kilise modelini oluşturuyor muydu? Yanıtı açık bir «hayır»dır! Bu kilise topluluğunda kavga, sürtüşme, kıskançlık, çekişme, birçok bölünmeler vardı. Hatta öylesine büyük günah ve ahlaksızlıklar yaşanıyordu ki, Pavlus’un deyimiyle «putperestler arasında bile görünmüyordu» 
(1Ko. 3:1-4; 5:1). Dillerle konuşmanın başlıca amacı gerçekten inanlının ruhsal yaşamı- nın gelişimi ve kutsallığı için olsaydı, doğallıkla bu kilisenin daha olgun ve kutsal bir yaşam sergilemesini beklemeliydik. Ama dillerle konuşan bu toplulukta bunun tam tersini görüyoruz. 

Dillerle konuşmanın sağladığı gizli güçlerden, ruhsal güç kuşanmaktan, şeytana, cinlere ve günah üzerine zaferli bir iman yaşamından bol bol söz eden günümüzün kilise ve bireylerin ruhsal yaşamı konusunda acaba ne söylenebilir? Dillerle konuşmayan öbür kilise ve bireylerin ruhsal yaşamına kıyasla daha mı farklı? Ruhsal olgunluk, kutsallık, sevgi, hizmet, özveri, sabır, esenlik ve birlik gibi Kutsal Ruh’un ürünleri, güya dillerle konuşan bu kilise inanlılarında daha fazla mı belirgin? Hayır! Gerçekte bu kişilerin diğer inanlılardan hiçbir ruhsal üstünlüğü yoktur. Dillerle konuşmayı yüceltenlerin amacı bu söylemlerle insanları kendilerine ve bu temelsiz uygulamaya çekmektir. Bu akımın önderlerinden Donald Gee bu kilise, ya da bireylerin ruhsal yaşamlarının söylenen, ya da beklenen kutsallık yaşamından çok uzakta olduğunu belirginlikle itiraf eder. 

7. 1Korintliler 12-14 bölümlerin genel bağlamı da diller armağanının bireysel ruhsal yaşamın gelişimi için verildiği düşüncesini dışlar. «Bilmediği dilde konuşan kendi kendini geliştirir» sözleri imanlının kendi odasında bireysel dua bağlamıyla değil, inanlılar topluluğunda diğer imanlıların önünde dillerle konuşmasıyla ilgilidir. 1Korintliler 12-14 bölümlerinde anlatılan ruhsal armağanların tümü de inanlılar topluluğu önündeki kullanımıyla ilgilidir. Elçi Pavlus, eğer biri topluluk önünde çevirisiz biçimde dillerle konuşur ya da dua ederse, bu şekilde ancak kendini bina eder, diğerlerine de yararı olmaz diyor. Burada diller armağanının inanlının «özel dua dili» oluşuna ve bunun kilise dışında bireysel tapınış esnasında kullanılması gerektiğine ilişkin kesinlikle hiçbir söz bulunmaz; hatta ima bile yoktur. Elçi Pavlus belirgin biçimde çeviren yoksa dillerle konuşanın «susmasını» öngörür 
(1Ko. 14:28). Bunu bireysel dua yaşamına taşımaz 

Yine vurgulayalım ki, ne Kutsal Kitap’ta ne de kilise tarihinde, inanlıların kendi odasında bireysel tapınış ya da dua esnasında, ruhsal güç bulmak ve gelişmek amacıyla dillerle konuşup dua ettiğine ilişkin hiçbir örnek ve kanıt bulunmaz. Elçi Pavlus’un da ruhsal gücünü dillerle konuşmaktan aldığı düşüncesi tümüyle uydurmadır ve buna ilşkin en ufak bir söz yoktur. 

SORU 18. BU DURUMDA «BİLMEDİĞİ DİLDE KONUŞAN KENDİNİ GELİŞTİRİR» SÖZÜ NASIL ANLAŞILMALI? 

Bu sözler dillerle konuşmanın gerçek özünün bir tanımı değil Korintliler kilisesinde nasıl uygulandığının bir tasviridir. Bunun gerçek bir tanım olması Pavlus’un bildirileriyle tümüyle çelişir, çünkü tüm ruhsal armağanların başlıca amacı bireysel gelişim değil topluluğun gelişimidir. Bağlamı dikkate almadan bu sözleri aynen uygularsak gerçekte bunu bireysel duada değil toplulukta uygulamamız gerekir ki, bu elçi Pavlus’un 1Korintliler 14’te geliştirdiği tüm öğretilere aykırı düşer. Belirtildiği gibi Korint kilisesinde diller armağanı çevirilerek topluluğa ve topluluğun yararına kullanılacağına sadece Tanrı’ya yöneltilen, anlaşılmayan bir dua ve övgüye dönüştürülmüştü. Yine bu çevirilerek topluluğun ruhsal gelişimi için kullanılacağına konuşan, bunu kendi yararına kullanıyor- du. Kısaca, elçi Pavlus inanlı birinin toplulukta çevirisiz biçimde dillerle konuşma- sının kendini bina ettiğini söylerken bununla o kişinin diğerlerinin gözünde, benliğini öne çıkararak «kendini» bina ettiğini anlatmak istiyordu. Pavlus’un burada ironik bir dil kullandığı belirgindir. Yine dikkat edilsin ki, elçi Pavlus dillerle konuşan kendi ruhsal yaşamını bina ediyor demiyor, «kendi kendini» yani, kendi «ego»sunu bina eder diyor. 

Hiç kuşku yok ki, bizde olan yetenekleri, ruhsal armağanları topluluğun yararı ve gelişimi için kullandığımızda bizler de bina olur, gelişiriz. «Başkasına su verene su verilecek» sözünün ima ettiği gerçek gibi (Özd. 11:25). Ama Kutsal Ruh’un verdiği her bir armağanın amacı kendini geliştirmek değil, başkalarının gelişmesi ve yararı içindir. Bir inanlı Korint kilisesinde olduğu gibi topluluğun yararı için olan bir armağanı kendi çıkarı, yararı için ya da alkış toplamak amacıyla kullanırsa, o zaman gerçek amacından çıkmış sayılır. Sonuç olarak, 1Korintliler 14:2’deki sözlere dayanarak dillerle konuşma armağanının bireysel ruhsal yaşamı bina etmek için verildiğini savlamak ve zaferli bir iman yaşamı sürdürmek için de dillerle konuşmak gerektiğini öğretmek Kutsal Kitap desteğinden yoksun sakat bir öğretiştir. 

SORU 19. ROMALILAR 8:26’DA BELİRTİLEN RUH’UN KENDİSİ SÖZLE ANLATILAMAZ İNİLTİLERLE BİZİM İÇİN 
ARACILIK EDER» SÖZLERİ DİLLERLE DUA ETMEKLE Mİ İLİŞKİLİDİR? 

Dillerle konuşmayı savunanlar dillerle hiçbir bağlantısı bulunmayan Kutsal Kitap’ın birçok ayetlerinde bile dillerle konuşma düşüncesini görürler. Örneğin, Romalılar 8:26 ayeti. Oysa burada «anlatılamaz iniltilerle aracılık hizmetinde bulunan inanlılar değil, Kutsal Ruh’tur. Romalılar 8:2223 ayetlerinde elçi Pavlus tüm yaratılışın ve insanlığın da «inlediğini» belirtir (bkz. Mez. 19:1-5). Buna dayanarak tüm yaratılı- şın dillerle konuştuğu savlanabilir mi? Ayetin bağlamının gösterdiği gibi «iniltiler- le» ifadesi sözsüz iniltileri içerir oysa ki, bu insanların konuştuğu diller seslidir. Kutsal Ruh’un duada bizi desteklediği, Tanrı’nın istemine uygun biçimde dua etmemize yardımcı olduğu ve Mesih benzerliğinde bizim için aracılıkta bulunduğu bir gerçektir. Ama O kesinlikle inanlının kimliğini devre dışı bırakarak inanlının yerine inanlının sesiyle Tanrı’ya dua etmez. Dikkat edilmezse bu yaklaşım mistik dinlerde görülen ruhların insan benliğini devredışı bırakarak varlığı ele geçirme yanılgısına yöneltir ki, bu, Kutsal Ruh’un inanlıda çalışma biçimine tümden aykırıdır. Bu yaklaşım, bir kardeşin müjdeleme sahasındayken inanlılardan işittiği şu sapkın inanca sürükler: «Diller bir armağan değil Kutsal Ruh’un kendisidir.» Özetle, birçok tanrıbilimcinin de onayladığı gibi gerçekte Romalılar 8:26 ayetin dillerle dua etmekle bağı yoktur. 

Yahuda 1:20’deki sözlerin de dillerle dua etmekle bir ilgisi yoktur, Efesliler 5:1819’da da belirtildiği gibi sadece Kutsal Ruh’un önderliği ve yardımıyla dua etmekten söz edilir. Yuhanna 4:24’te de İsa Mesih dillerle tapınıştan söz etmez, burada yürekten, Kutsal Ruh’tan etkilenerek sunulan gerçek tapınış söz konusudur. Mesih bu sözleri söylerken diller armağanı da henüz verilmemişti. Vurgulanmalı ki, Rabbimiz, önderimiz ve örneğimiz İsa Mesih de dillerle konuşmamış ya da dua etmemiştir. Mesih’in kaydedilen bütün duaları anlaşılır ve halk dilindeydi (Yu. 17). Vaftizci Yahya da Kutsal Ruh’la dolu olmasına rağmen dillerle konuşmamıştır 
(Luk 1:15; 41-42). 

SORU 20. DİLLERLE KONUŞMAK KUTSAL RUH VAFTİZİNİN BELİRGİN BİR BELİRTİSİ OLABİLİR Mİ? 

6,7,8’inci sorularda Kutsal Ruh vaftizini inceledik. İsa Mesih öğrencilerinin Kutsal Ruh’la vaftiz olunacağını önceden duyurmuştu (Elç. 1:5). Bu Pentikost günü gerçekleşti, günümüzde de yürekten her Mesih’i kabul edenin yaşamında gerçekleşmeye devam ediyor. Önceden de belirttiğimiz gibi Kutsal Ruh vaftizi Kutsal Ruh’un tövbe edenin yüreğinde gerçekleştirdiği ruhsal değişim, bağışlanma, arınma ve yeniden doğuş eylemlerini içerir. Bu yeniden doğuştan sonra edinilen ve aranılması gereken ikinci bir ruhsal deneyim değildir. Açıklandığı gibi, bir insan iman edip tövbe ettiği anda Ruh’ta vaftiz de gerçekleşiyor (su vaftizi bunun dışsal bir göstergesidir). Kutsal Ruh vaftizi inanlının yaşamında bir kereye özgüdür, ikinci kere olmaz. 

İncil’de, birkaç özel durumda Kutsal Ruh’un inişine dillerle konuşma ve peygamberlik etmenin eşlik ettiği bir gerçektir. Ama bu özel durumlardan yola çıkarak dillerle konuşmanın her inanlının Kutsal Ruh’la vaftiz olunuşunun ayrılmaz ve standart bir belirtisi olduğunu öne sürmek temelsiz bir savdır. Ne yazık ki, «Yeni Yaşam Açıklamalı Kutsal Kitap» notlarında bu konuda şunları okuruz: 

«Günlerimizde dillerle konuşma gibi gözle görülür belirtiler olmadıkça Kutsal Ruh vaftizinin gerçekleştiği varsayılmamalıdır» (sf. 1504). 

İsa Mesih’in kendisi Yuhanna 14, 15, 16 bölümlerinde detaylı biçimde Kutsal Ruh’un verilişi, işi ve hizmetlerini anlatır. Ama hiçbir zaman Mesih, Ruh’un inanlılara gelişini ve onlarda bulunuşunu dışavuran dillerle konuşma gibi bir belirtiden söz etmez. Eğer dillerle konuşma Kutsal Ruh vaftizinin ayrılmaz bir belirtisi olsaydı, kuşkusuz Mesih bundan söz edecekti. Kutsal Kitap belirginlikle «hepimizin bir beden olmak üzere aynı Ruh’ta vaftiz edildiğini» bildirse de, her inanlının, dillerle konuşma armağanına sahip olmadığını 
duyurur (1Ko. 12:13,30). 

Özellikle vurgulanmalı ki, Elçilerin İşleri ve diğer yazıtlarda anlatılan bir yığın tövbe ve Kutsal Ruh’un inanlılara geliş olaylarında dillerle konuşmaktan hiç söz edilmez. Örneğin, Pentikost günü tövbe edip vaftiz olunan üçbin kişinin dillerle konuştuğuna ilişkin hiçbir söz ya da imleme yoktur. İman, tövbe ve vaftizi anlatan Elçilerin İşleri’nde bulunan şu ayetlerde de dillerle konuşulmaya hiç değinilmez: Elç. 
4:4; 5:14; 6:7; 8:36; 9:42; 11:21; 13:12,43; 14:1,21; 16:14,34; 17:4,11,12,34 vb. Acaba bu kişilerin gerçek Hıristiyanlar olmadığı ya da Kutsal Ruh’la vaftiz olunmadığı düşünülebilir mi? Dillerle konuşma her gerçek inanlının yaşaması gereken ruhsal bir deneyim ve bir belirtiyse neden bu kişilerin dillerle konuşmasından söz edilmiyor? Kalan diğer Kutsal Yazılar’da da (Romalılar, Galatyalılar, Efesliler, Filippeliler, Koloseliler, 1 ve 2 Petrus’un mektupları, Yuhanna’nın mektupları vb.) bundan hiç söz edilmez. Bu ayetleri gözardı ederek sadece birkaç özel durumu anlatan ayetlere takılarak dillerle konuşmayı Kutsal Ruh vaftizinin ayrılmaz belirtisine dönüştürmek ve her inanlının dillerle konuşması gerektiğini savlamak ne derece sağlıklı ve doğrudur? Elçilerin yaşadığı özel Kutsal Ruh vaftizi ve diller deneyimi ölçü niteliğinde alınırsa, bu durumda Pentikost günü işitilen «güçlü rüzgar sesinin» ve beliren «ateşten dillerin» bugün de mutlaka Kutsal Ruh vaftizine bir belirti olarak görülmesi gerektiğini beklemek gerekmez mi? Neden bir belirti alınsın, buna eşlik eden diğer belirtiler gözardı edilsin? 

Dillerle konuşmayı gerçeğin, Kutsal Ruh’u almanın ve Ruh’la vaftiz olunmanın ayrılmaz bir belirtisi olarak kabul etmek ve öğretmek büyük bir yanılgıdır. Böyle olsaydı, mormon tarikatı gibi dillerle konuşan bir yığın dinsel akımlar hakkında ne düşünmemiz gerekirdi? Katolik kilisesinde dillerle konuşan ve Meryem anayı yücelten, resim, heykel ve suretleri şereflendi- ren karizmatiklerle ilgili ne denmelidir? Bu dinsel akımlarda görülen dillerle konuşma olgusunun acaba aynı tanrısal Ruh’tan bir armağan olarak geldiğini düşünebilir miyiz? Dillerle konuşan bu dinsel akımların üyelerinin de gerçekten Kutsal Ruh’la vaftiz olduğunu söyleyebilir miyiz? Yine ilginçtir ki, dillerle konuşan bu sayısız farklı dinsel akımların üyeleri hemen hemen aynı dinsel duygu, sevinç ve deneyimi yaşadıklarına tanıklık eder. Bedende sıcaklık, yürekte yeni bir coşku, sevinç, ve daha fazla hizmet etme isteği vb. gibi. Sonuç olarak, dillerle konuşmayı Kutsal Ruh vaftizinin ayrılmaz bir belirtisi niteliğinde sunmak ve öğretmek Kutsal Kitap öğretileriyle örtüşmeyen sakat bir öğretidir. 

SORU 21. DİLLERLE KONUŞMA ARMAĞANI YAHUDİ HALKINA UYARI VE YARGI NİTELİĞİNDE VERİLMİŞ BİR BELİRTİ OLABİLİR Mİ? 

Elçi Pavlus 1Korintliler 12, 13,14 bölümlerde dillerle konuşma bağlamındaki bütün açıklamalarını şu düşünceye bağlar: 

«Kutsal Yasa’da şöyle yazılmıştır: “Rab, ‘Yabancı diller konuşanların aracılığıyla, yabancıların dudaklarıyla bu halka sesleneceğim; yine de beni dinlemeyecekler!’ diyor.” Görülüyor ki, bilinmeyen diller imanlılar için değil, iman etmeyenler için bir belirtidir. Peygamberlikse iman etmeyenler için değil, imanlılar için bir belirtidir» (1Ko. 14:21-22). 

Bu ayetler gerçekten çok önemlidir, çünkü Pavlus’un dillerin amacı ve kullanımı hakkında söylediklerinin tümünü özetler ve sonuçlar. Kutsal Ruh neden böyle bir armağanı kilise topluluğuna verdi? Dillerle konuşmanın başlıca amacı nedir? Dillerin özü nedir ve neyin belirtisidir? İşte Pavlus’un bu sözleri bu önemli sorulara yanıt oluşturur. İlkin, belirttiğimiz gibi burada konusu edilen dillerle konuşma öyle bilinmeyen diller değil, bilinen ve uluslarca konuşulan yersel dillerdi (1Ko. 14:21). Sonra, dillerin özellikle Yahudi halkı bağlamında bir belirti olarak verildiğini okuyoruz. «Yabancıların dudaklarıyla bu halka sesleneceğim» derken belirginlikle Yahudi halkından söz ediliyor. En sonunda, dillerin imanlılar topluluğu için değil, ama imansız Yahudiler için bir belirti olduğunu okuyoruz. Bu belirginlikle dillerin inanlıların Kutsal Ruh’la vaftiz olunuşuna bir belirti, ya da ruhen gelişimini sağlayan bir armağan olamayacağını kanıtlar. Bu armağan iman etmeyenleri uyaran, düşündürmeye yönlendiren bir belirtidir. 

Yeşaya kitabından yapılan bu alıntı peygambersel olarak Yahudi halkı için önemli bir uyarı içerir. Diller armağanı aracılığıyla Tanrı İsrail halkına seslenir, onları gerçek bir tövbeye ve Mesih’i kabul etmeye çağırır. Eğer bu çağrıya yanıt vermezlerse, önceden de gerçekleştiği gibi yabancı diller konuşan uluslar onların yerini alacak ve onlara hükmedecektir. Yabancı diller armağanıyla Tanrı aynı zamanda Mesih’in kurtarmalık işinin ve müjdenin sadece Yahudiler için değil, tüm uluslar için olduğunu da bildiriyordu. İman eden Yahudiler’le uluslardan imana gelenlerin Mesih’in kurtarmalık işiyle birleşerek tek bir bedeni, tek bir kiliseyi, topluluğu oluşturacağı zamanın artık geldiğini duyuruyordu. Diller armağanının içerdiği mesaj buydu. 

Yahudiler için kutsal olan tek bir halk ve yine kutsal olan tek bir dil vardı, bu da kendi dilleriydi. Diğer uluslar ve diller onlar için bayağıydı. Ama Tanrı, yabancı diller armağanıyla Yahudi halkına, tüm ulus ve dillerin kabul edilir, kutsal olduğunu duyuruyordu. Çoğunluğu Yahudiler’- den oluşan ilk yüzyıl kiliselerinde yabancı dillerle konuşan ve Tanrı’yı öven bir inanlının varlığı Yahudiler için bir uyarı belirtisiydi. Dikkat edilirse diller armağanı Kutsal Kitap’ta tek başına bir köşede değil, ama sürekli Yahudiler’in bulunduğu ortamlarda kullanılmıştır. 

Elçilerin İşleri 10. bölümde İncil müjdesinin elçi Petrus aracılığıyla nasıl putperest uluslara ulaştırıldığını ve onların da bunu kabul ederek nasıl Kutsal Ruh’u alıp Mesih’in ruhsal bedeni kiliseye dahil olduğunu okuruz. O günden bu yana Kilise, yani inanlılar topluluğu sadece Yahudiler’den değil, Mesih’e iman eden tüm uluslardan oluşmaktadır. 

Dillerle konuşma belirtisi İ.S. 70 yılında Romalılarca tapınağın yıkılışı ve imansız Yahudi halkının sürgüne götürülmesiyle, amacına ulaştı, gerçekleşti. Yahudi halkı yargılandı ve yeniden ruhsal uyanışına dek bir tarafa bırakıldı. Şimdi Tanrı tek bir halkın değil, tüm ulusların, kurtuluşuyla ilgileniyor. Hatırlayalım ki, Tanrı Babil kulesini kuran isyankar insanları da farklı diller sağlayarak yargılamış ve dağıtmıştı (Ya. 11). Tanrı asırlar sonra yine, gizemli bir elin duvara yazdığı ve kralın anlayamadığı «Mene mene tekel farasi» (Tanrı senin krallığının günlerini saydı ve ona son verdi) ifadesiyle de Babil imparatorluğuna son vermişti (Dan. 5:25-28). Yabancı diller gerçekten bir yargı uyarısıdır. 

SORU 22. DİLLERLE KONUŞMA ARMAĞANI SON BULDU MU? 

Belirttiğimiz gibi dillerle konuşma belirtisi İ.S. 70’te Yeruşalim’in ve tapınağın yıkılışıyla Yahudiler için amacına ulaştı. Mesih’in ruhsal bedenini oluşturan kilise artık sadece Yahudiler’den değil iman eden her ulustan oluşuyor. Birçok tanrıbilimci dillerin bu şekilde gerçek amacına ulaştığını ve böylece bu tarihten itibaren armağanın son bulmaya başladığını belirtirler. Özellikle kilisenin, inanlılar topluluğunun kurulup Yeni Antlaşma, İncil’in yazılmasıyla bu armağana artık gereksinim kalmamıştır. Elçi Pavlus da gerçekten «yetkin olan geldiğinde» peygamberliklerin, dillerin ve bilginin son bulacağını duyurmuştu (1Ko.13:8-10). «Yetkin olanın gelişi» bağlam uyarınca Mesih’in yeryüzüne dönüşünü betimler. Ama Yakup 1:25’e göre bunu «mükemmel, yetkin Yasa» Yeni Antlaşma’nın yazılışı olarak da anlayabiliriz. Elçi Pavlus yine şunları söyler: 

«Ne var ki, yetkin olan geldiğinde sınırlı olan ortadan kalkacaktır. Çocukken çocuk gibi konuşur, çocuk gibi anlar, çocuk gibi düşünürdüm. Yetişkin biri olunca çocukça davranışları bıraktım» (1Ko. 13:10-11). 

Kural olarak, bir şeyin daha iyisi ya da mükemmeli olduğunda eskisi bırakılır, olgunlaşan kişinin çocukluk duygularını ve düşüncelerini bıraktığı gibi, mum ışığının da yerini elektrik ışığına bırakması gibi. Daha yetkin olan İncil yazıları tamam- landığında sınırlı dil ve peygamberliklerin yerini kendiliğinden daha güvenilir ve sağlam olan bu Kutsal Yazılar’a bırakmasından daha doğal ne olabilir? Diller bağlamında elçi yine şöyle der: 

«Kardeşler, çocuk gibi düşünmeyin. Kötülük konusunda çocuklar gibi, ama düşünmekte yetişkinler gibi olun» (1Ko. 14:20). 

Bu sözler dillerle konuşma armağanının, peygamberlikte bulunmanın Kilisenin ilk kuruluş dönemlerine, yani çocukluk zamanına ait armağanlar olduğunu belirtir. Ama elçiler, peygamberler vb. aracılığıyla imanlılar topluluğu kurulup, belirli bir yetkinliğe ulaşınca, bu armağanlar yerini kayda geçirilen Kutsal Söz’ün yetkisine bıraktı. Eğer bunlar olduğu gibi devam etseydi inanlılar yönlendirilme ve yetki konusunda sürekli bir ikilemde bulunacaktı. Kilise’nin kurulup temellerinin atılışından sonra inanlıların yeni vahiylerle değil Kutsal Kitap’ta açıklanan «elçilerin ve peygamberlerin koyduğu temel üzerine bina edip» gelişmesi gerekir: 

«Elçilerle peygamberlerden oluşan temel üzerine inşa edildiniz. Köşe taşı Mesih İsa’nın kendisidir. Bütün yapı Rab’be ait kutsal bir tapınak olmak üzere O’nda kenetlenip yükseliyor» (Ef. 2:20-21). 

Bir yapının temeli bir kez atılır bir kaç kez değil. Armağanların aynen süregeldiğini söylemek temelin daha konulmamış ve onaylanmamış olduğunu ima eder ki, bu yanlış olur. İbraniler mektubunun yazarı da belirginlikle diller de içinde olmak üzere ruhsal armağanların hıristiyan bildirisinin gerçekliğini onaylar bir özelliğe sahip olduğunu belirtir: 

«Başlangıçta Rab tarafından bildirilen bu kurtuluş, Rab’bi dinlemiş olanlarca bize doğrulandı. Tanrı da belirtiler, harikalar, çeşitli mucizeler ve kendi isteği uyarınca dağıttığı Kutsal Ruh armağanlarıyla buna tanıklık etti» (İbr. 2:3-4). 

Kilisenin kurulup hıristiyan duyurusunun onaylanışından sonra bu armağanların ilk yüzyıdaki gibi yürürlükte olmadığını bu sözler teyit eder görünüyor. Bazı armağanların son bulduğu bazılarının da farklı biçimde devam ettiği gerçektir. Kutsal Kitap çok net ve açık biçimde elçilik, peygamberlik ve doğrudan Kutsal Ruh’tan ilham edilme gibi armağanların ilk dönem elçileriyle son bulduğunu belirtir. Örneğin, 12 elçilerden sayılan Yahuda’nın yerine elçi atanması gerektiğinde şu koşullar arandı ve buna uygun sadece iki kişi bulundu: 

«Yahya’nın vaftiz döneminden başlayarak Rab İsa’nın aramızdan yukarı alındığı güne değin bizimle birlikte geçirdiği bütün süre boyunca yanımızda bulunan adamlardan birinin, İsa’nın dirilişine tanıklık etmek üzere bize katılması gerekir.” Böylece iki kişiyi, Barsabba denilen ve Yustus diye de bilinen Yusuf ile Mattiya’yı önerdiler» (Elç. 1:21-26) 

Elçiler ve Eski Antlaşma peygamberleri gibi peygamberlik etmek, doğrudan Tanrı’- dan ilham alma armağanı da son bulmuştur. Böyle olmasaydı bugün peygamber olduğunu savlayan kişilerin yazılarını ve öğretilerini de tanrısal söz olarak kabul edip, Yeni Antlaşma yazılarına eklememiz gerekirdi ki, böyle bir şey tümüyle sapkınlık olur (Va. 22:18). 

Başka önemli bir soru: bugün tapınış için toplanıldığında, acaba 1Korintliler 14:2433’te öngörüldüğü gibi hala peygamberleri, dillerle konuşanları ve diğer ilham edilenlerin yönlendirişi beklenmeli midir? Elbette hayır! İlk zamanlarda kilisenin yönlendirilişi ve yaşamı için gerekli Yeni Antlaşma yazıları henüz tamamlanmadı- ğından, ilk dönem kiliseleri doğallıkla elçiler ve peygamberlerce yönlendiriliyordu. Ama şimdi Yeni Antlaşma yazıları elimizde olduğundan artık peygamberlerce yönlendirilmeye gereksinim yoktur. İnanlı kiliseleri için gerekli olan tüm vahiy ve yönlendirilmeler İncil’de bulunduğundan, bugün inanlılar aldatıcı yeni yeni vahiylerin değil sadece İncil gerçeklerinin ardınca gitmelidir. 

Belirgindir ki, Yahudi halkı bağlamında verilen ilk diller armağanı amacına ulaşmış, son bulmuştur. Kilise tarihinde dillerle konuşma armağanına hemen hemen hiç rastlanmaması da bunu doğrular görünüyor. Hatırlayalım ki, Tanrı İsrail halkı çölde bulunurken onlara gökten özel yiyecek, man sağladı. Ama vaat edilen ülkeye ulaştıklarında, Tanrı onlara bu yiyeceği vermeyi durdurdu. Artık kendi elleriyle çalışıp yiyeceklerini kendileri sağlamalıydı. 

Diller konusunda şu gerçeği de belirtelim: Bugün harika biçimde Kutsal Kitap hemen hemen her dile ve lehçeye çevrilmiş durumdadır. Dünyadaki 7 milyara yaklaşan her ulus, kendi ana dilinde İncil’i okuyabiliyor. Yine bir yığın inanlı çok güç koşullarda en zor dil ve lehçeleri öğrenerek İncil müjdesini dünyanın en uzak bölgelerine dek ulaştırıyor. Bugün birçok dili konuşup çevirebilen bir yığın inanlılar vardır. Acaba bundan daha güzel bir diller hareketi olabilir mi? Kilisenin ilk yapılanma döneminde belirli amaç doğrultusunda verilen bu mucizevi armağanın yerini bugünün dil öğrenimine bıraktığını düşünmek acaba yanlış mı olur? Çölde sağlanan ama vaat edilen ülkeye ulaştıklarında duran man yiyeceği gibi. Önceden de belirttiğimiz gibi, bununla Tanrı’nın bu armağanı artık kimseye vermeyeceğini söylemek istemiyoruz. Tanrı istediği zaman müjdeleme amacıyla, belirli özel durumlarda bu armağanı yine bir inanlıya sağlayarak insanları kurtuluşa yönlendirebilir. 

Sonuç olarak, günümüz kiliselerinde konuşulan «diller» Kutsal Kitap’ın dillerle konuşmak öğretisiyle örtüşmüyor. Çünkü Yahudi halkı için verilen belirti, Hıristiyan inanlıları için bir belirtiye dönüştürülmüştür. Yine Yahudi halkının yargılanışı için verilen bir belirti, Hıristiyanlar için bereketin, Kutsal Ruh vaftizinin ve ruhsal iman hayatının gelişiminin belirtisine dönüştürülmüştür. Bu ciddi bir çarpıtmadır. 

SORU 23. DİLLER BAĞLAMINDA GÜNÜMÜZ KİLİSELERİNİN DÜŞTÜĞÜ YANILGILAR NELERDİR? 

1. Anlaşılan gerçek insan dillerini anlaşılmaz göksel dillere dönüştürmek. 
2. İnanlılar topluluğunun yararı ve gelişimi için verilen bu armağanı kişisel yarara dönüştürmek. 
3. Toplulukta çevirilerek inanlılar için kullanılacağına kendi odalarında bireysel tapınış için kullanmak. 
4. Kutsal Ruh vaftizini birden ikiye çıkarmak. 
5. Kutsal Ruh tarafından verilen tek armağanı iki farklı armağana dönüştürmek. 
6. Kutsal Ruh’u almayı iki aşamaya bölmek. 
7. Kutsal Ruh’un verdiği ve son sırayı tutan bir armağanı en üstlere çıkararak aranması gereken başlıca armağana dönüştürmek. 
8. Yahudi halkı için belirti niteliğinde verilen armağanı inanlılar topluluğu için bir belirtiye dönüştürmek. 
9. İsrail halkının yargılanışı niteliğindeki armağanı inanlılar için bereket ve Kutsal Ruh vaftizinin belirtisine dönüştürmek. 
10. Özel durumlarda beliren bu armağanı her inanlı için genel belirtiye dönüştürmek. 
Konuyu samimiyetle inceleyenler için bu yanılgı ve çarpıtmalar büyüktür. 

SORU 24. GÜNÜMÜZDE KONUŞULAN DİLLERİN KÖKENİ NEREDENDİR? 


Dillerle konuşma olsun, diğer sıradışı olay ve mucizeler olsun genellikle üç kaynaktan gelir: Tanrısal, şeytansal ve insansal. 

İnsansal ya da şeytansal kaynak 

Farklı dinsel akımların dillerle konuşması Kutsal Kitap’ın öğretileriyle örtüşmüyorsa, doğallıkla bunların kökeni Tanrı’dan kaynaklanmaz. Kutsal Ruh kesinlikle Kutsal Kitap’a aykırı davranmaz ve daima onunla uyumlu biçimde çalışır. Bu durumda onların kaynağı ya insanın pisikolojik yapısında, ya da doğrudan başka ruhlarda – cinlerde aranmalıdır. Bugün inanlılar topluluklarında konuşulan dillerin büyük kısmının tamamiyle insanın duygusal ve psikolojik yapısından kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunlar, ne Tanrı’nın Ruh’undandır, ne de şeytan ya da cinlerden. Bunlar Korint kilisesinde de görüldüğü gibi, insanın bilinçaltından kaynaklanan bedensel görünümdür. Uçlarda bulunup sahte öğretiler taşıyan diğerlerininse, kötü ruhların – cinlerin etkisinde dillerle konuştuğunu da açıkça söyleyebiliriz. Günümüzün birçok kiliselerinde konuşulan dillerin tanrısal kaynaklı olmadığı şu gerçeklerden de anlaşılabilir. 

1. Bölücülük ve üstünlük ruhu: Gerçekte bu öğreti ve bu öğretiyi savunan akımlar inanlılar topluluğuna birlik yerine bölünmeler getirmiştir ve getirmektedir. 1906’da Amerika, Los Angeles’te biçimlenmeye başlayan bu akım, gerçekte birçok bölünmeye ve yeni eğilimli başka akımların belirmesine neden olmuştur. Vurgulanmalı ki, bu akımın üyeleri var olan inanlı topluluklarına sızarak, diller bağlamındaki öğretilerini kabul ettirmeye ve bu öğretiyle insanları kendi öğreti ve kiliselerine çekmeye, ya da kiliseyi içerden değiştirmeye çabalarlar. «Kutsal Ruh’un Bizi Şaşırtan Gücü» kitabında Jack Deere tüm enerjisiyle Kutsal Ruh’un armağanlarının son bulmadığını aynen devam ettiğinini kanıtlamaya çabalar. Ardından da bu armağanlara inanmaya başlayan önderleri armağanların ardınca gitmeyen kilise- lerden ya istifa etmeye ya da Rab kendilerini çağırdıysa bu kiliseleri içten değiştir- meye çağırır (sf. 200). 

Bu öğretiyi benimseyen, dillerle konuşan inanlılar kendilerini gerçek ve üstün düzeyde inanlılar olarak görür, dillerle konuşmayanlara da ikinci derece inanlılar gözüyle bakarlar. Örneğin, her inanlının dillerle konuşması gerektiğini savlayan John Bewer, şaşırtıcı biçimde kendi hizmetlerini, yazdığı kitapları, ruhsal konular- da bilgisini, yaptığı toplantılarda Kutsal Ruh’un hazır oluşunu, verdiği vaazlarını ve şifaları bol bol över. Sonra da, aşağılayıcı bir tavırla dillerle konuşmayan kiliseleri ve önderlerini Kutsal Ruh’un hazır bulunmadığı kuru kiliseler niteliğinde tanımlayarak küçümser. John Bewer de dillerle konuşmayı iman yaşamının neredeyse doruk noktasına ulaştırır, vaaz ve ruhsal hizmetlerinin başarı ve etkinliğini buna bağlar. Yine belirtilmeli ki, kendini «peygamber» ve «elçi» ilan edip peygamber- liklerde bulunan vaiz ve önderler özellikle bu akımlarda belirir. 

2. Bu akımın üyeleri kendi ruhsal bireysel deneyimlerini Kutsal Kitap yetkisinin üstüne çıkarır. «Dillerle konuşma» deneyimini yaşayan kendini yavaş yavaş rüyalar, görümler, peygamberlikler, ilhamlar vb. gibi diğer mistiksel deneyimlere açar. Bunlar sonuçta öyle bir aşamaya ulaşır ki, bu kişilerin ruhsal yaşamlarını ve inançlarını biçimleyen yetkiye dönüşür. Kutsal Kitap’ın yetkin yetkisi sulandırılarak ikinci dereceye indirgenmiş olur. Örneğin, ruhsal armağanlar konusunda birçok çarpık öğretiler içeren «Kutsal Ruh’un Armağan- ları» kitabında David Pytches, rüyaların «göksel Babamızın bizi uyarmak, yönlendirmek ve iyileştirmek amacıyla kullandığı en tatlı ve özel açıklama yolları» olduğunu belirtir, daha sonra da ezoterik rüya tabirlerlerini aratmayacak biçimde rüyada görülen «hayvanların, nesnelerin, insanların ve olayların» ne anlamlara gelebileceğini açıklamaya gider (sf. 126-132). 

İnanlıları üçüncü dalga adlandırılan karizmatik akıma ve görüşlerine yönlendirmeyi amaçlayan ilahiyatçı Jack Deere’nin «Kutsal Ruh’un Bizi Şaşırtan Gücü» başlıklı kitabı da buna başka bir örnektir. Bilgece hazırlanan bu kitabı okuyan biri Kutsal Kitap’a ve temel öğretilere karşı genel bir eminsizlik duygusu hissedecek, karizmatik akımlarda görülen her tür tuhaf ve mistik olayları bile Kutsal Ruh’un işlevi niteliğinde hoş karşılayabilecek bir aşamaya gelecektir. Yazar peygamberlik sözü, görüm ve rüyalardan sonra Kutsal Kitap hakkında şunları belirtir: 

«Tabi ki Tanrı günümüzde Kutsal Kitap aracılığıyla da konuşuyor; ancak benim anlatmaya çalıştığım şey bu değil. Ben, Tanrı’nın bizimle konuşmak için seçtiği diğer yollardan söz ediyorum. Kutsal Kitap dışında ve asla Kutsal Kitap’la çelişmeyen yollar!» (sf. 243; yine bkz. sf. 245). İşte Tanrı’nın Kutsal Kitap dışı yollarla da insanlığa konuştuğu bu tür yaklaşımlardır ki, inanlıları Kutsal Kitap’ın yetkisinden ve yeterli oluşundan adım adım uzaklaştırarak mistisizme sürüklüyor. Örneğin, dillerle konuşma deneyimini yaşamış birine bu deneyimin, ya da buna benzer başka deneyimlerin Kutsal Kitap dışı olduğunu ayetlerle gösterseniz bile, kendisi «ben kendi deneyimlerimle gördüm ve yaşadım» diyerek söylediklerinizi kulak ardı edecek, gösterdiğiniz ayetlerin de etki ve yetkisi olmayacaktır. Kilise azizlerinin heykelleri önünde dua ederek şifa bulduğuna tanıklık eden bir katolik genci hatırlıyorum. Bu şifadan sonra heykellerin önünde dua etmenin önemine o denli bağlanmış ve inanmıştı ki, bu konuda kim ne derse desin, bir kulağından girip öbüründen çıkıyor gibiydi. 

Bizler, inanlılar olarak ruhsal yaşamımızı ve inançlarımızı kendi bireysel ve değişken deneyimlerimiz üzerine değil, Tanrı’- nın sağlam ve sonsuz Sözü olan Kutsal Kitap üzerine kurmalı ve yönlendirmeliyiz 
(2Ti. 3:15-17). Kutsal Kitap’ı kendi değişken deneyimlerimizin ışığında anlamak ve yorumlamak kuşkusuz büyük yanılgı ve yanlışlara götürür. 

3. Sahte peygamberlikler: Bu akımın önderleri dillerle konuşma ya da sözüm ona esinlenme aracılığıyla birçok peygamberlik ve vahiyler aldıklarını öne sürerler. Bu öncüler Mesih’in adıyla birçok kişinin has- talıklardan şifa bulduğunu, farklı bağlar- dan özgürlüğe kavuştuğunu bildirir, ya da kişinin geleceğiyle ilgili çeşitli peygamberliklerde bulunurlar. Ama bunlar çoğu zaman düş kırıklığıyla sonuçlanır ve sonuçlanıyor. Bu sahte peygamberlikler, bunları duyuran kişilerin Tanrı’dan olmadığını gösteriyor. Şu ayetlerdeki uyarı sözleri sadece sapkın tarikatların değil, ama inanlı topluluklarının toplantı salonlarında da büyük harflerle yazılarak duvarlara kazılmalıdır: 

«Bir sözün RAB’den olup olmadığını nasıl bilebiliriz?’ diye düşünebilirsiniz. Eğer bir peygamber RAB’bin adına konuşur, ama konuştuğu söz yerine gelmez ya da gerçekleşmezse, o söz RAB’den değildir. Peygamber saygısızca konuşmuştur. Ondan korkmayın» (Yas. 18:21-22). 

«Her Şeye Egemen RAB diyor ki, “Size peygamberlik eden peygamberlerin dediklerine kulak asmayın, onlar sizi aldatıyor. RAB’bin ağzından çıkanları değil, kendi hayal ettikleri görümleri anlatıyorlar. “Uydurma düşler gören peygamberlere karşıyım” diyor RAB. “Bu düşleri anlatıyor, yalanlarla, boş övünmelerle halkımı baştan çıkarıyorlar. Ben onları ne gönderdim, ne de atadım. Bu halka hiç mi hiç yararları yok» diyor RAB» (Yer. 23:16,32, bkz. 13:1-12). 

4. Sahte öğretiler: Özellikle dillerle konuşulan bazı Hıristiyan akımlarında şu sahte öğretiler hızlıca yayılmaktadır: 

1. İnsan bir tanrıdır. 
2. Gerçek inanlı yoksul değil tersine zengin olmalıdır (refah müjdesi). 
3. Gerçek bir inanlının hastalanması, ya da hasta kalması anormaldir. 
4. Tüm hastalıkların gerisinde cine tutulma olayını görürler. 
5. Yeniden doğan gerçek inanlıların da cine tutulacağını öğretirler. 
6. Mesih’in kurtarmalık işini haçta değil, ölüler diyarında, şeytan ve cinlerin elinde acı çekerek tamamladığını öğretirler. 
7. Mesih’in ölüler diyarında Kutsal Ruh tarafından yeniden doğum yaşadığını öne sürerler. 
8. Mesih’in sadece günahlarımızı taşı- makla kalmadığını ama günahın ta kendisi olduğunu öğretirler. 
9. Bu akımlar genelde kadınları kiliselerde vaiz, ya da çoban-pastör olarak atarlar. 
10. Bu akımlar kendini peygamber, elçi gören ve sürekli Tanrı’yla, Mesih’le, Kutsal Ruh ve meleklerle senli-benli konuşan önder ve üyelerle doludur. 
11. Bu akımların bazı önderleri insanların zayıf sağlık durumundan yararlanarak şifalar ve özgürlükler vaat ederler. Toplandıkları bağışlarla da refah ve zenginlik içinde yüzerler. Hizmetlerini desteklemeyip eleştirenleri de lanetleyecek kadar ileri giderler. 
12. Yeni Çağ felsefesinden kaynaklanan (görüntüleme, sözün gücü, yaratıcılığı) birçok mistiksel, sakat, tehlikeli öğretiler Hıristiyan kisvesinde kiliselere sızdırılır. 
13. Bu akımların düzenlediği «övgü hizmetleri» neredeyse eğlenceli dünyasal müzik konserlerine dönüştürülmüştür. 
14. Yine çok ilginçtir ki, bu akımın birçok önderi dillerle konuşan diğer bütün kiliselerle ortak çalışmaya da hazırdır. Onlar için Kutsal Ruh’un vaftizi ve dillerle konuşmak birliğin ve gerçekte olmanın temelini oluşturur. Önemli olan neye inanıldığı, hangi kiliseye bağlı olunduğu değil, ama Ruh’la vaftiz olunarak dillerle konuşmaktır. Katolik Kilisesinin Papa’sı son senelerde özellikle dillerle konuşan bu karizmatik akımın önderleriyle diyaloğa girmiş ve açıkça onları katolik kilisesine dönmeye çağırmıştır. Ne vahimdir ki, bu önderlerden bazıları bu çağrıyı kabul ederek katolikliğe geçmiştir. Sıralanan bu öğreti ve uygulamaların Tanrı’nın Ruh’undan değil, elçi Pavlus’un konusunu ettiği karanlık kaynaklardan geldiği belirgindir: 
«Ruh açıkça diyor ki, son zamanlarda bazıları yalancıların ikiyüzlülüğü nedeniyle aldatıcı ruhlara ve cinlerin öğretilerine kulak vererek imandan dönecek» (1Ti. 4:1). 
5. Dillerle konuşanların çoğunluğu Kutsal Ruh’un etkisinde değil, dini önderlerin – kişilerin telkini altında dillerle konuşur. Örneğin, Derek Prince adlı tanınmış bir vaiz, eğer inanlı dillerle konuşmak için ilk adımı atmazsa, hiçbir zaman dillerle konuşmayacağını duyurur. İnanlıların dillerle konuşmasını sağlamak için onun önerdiği ilk adımsa, her inanlının ağzını açıp ana dilini kullanmama koşuluyla, imanla anlamını bilmediği herhangi bir ses çıkarması, cümle uydurması ve bunu yüksek sesle dua biçiminde art arda tekrarlamasıdır. Bu öneriyi izleyen, uygulamaya koyan bireyler ve topluluklar birkaç dakika sonra hepsi birden «dillerle konuşmaya» başlıyor. Bundan hemen sonra
Matta 7:11-12 ayetlerini hatırlatarak 
Derek Prince topluluğa, artık Kutsal Ruh’la vaftiz edilerek dillerle konuştuğu güvencesini veriyor ve ardından da bundan kesinlikle kuşku duymamaları gerektiğini telkin ediyor. 

«Hanginiz kendisinden ekmek isteyen oğluna taş verir? Sizler kötü yürekli olduğunuz halde çocuklarınıza güzel armağanlar vermeyi biliyorsanız, göklerdeki Babanız’ın, kendisinden dileyenlere güzel armağanlar vereceği çok daha kesin değil mi?» (Mat 7:11-12). 

Derek Prince bu metodla binlerce inanlının dillerle konuşmasını sağladığını belirtir. O bu şekilde sadece Protestanların değil, yüzlerce Katoliğin de dillerle konuşmasına aracı olduğununu duyurur 
(http://youtu.be/fk2zla6fk2zla6Dfk2zla-6DW_M). 

«Kutsal Ruh’un armağanları» başlıklı kitabında David Pytches de dillerle konuşma armağanını elde etmenin en uygun yollarından birinin sıcak bir banyo ortamı olduğunu belirtir! 

«Tanrı’dan bu armağanı istedikten sonra mümkün olduğu kadar gerginlikten kaçınmanız yerinde olur. Aksi halde armağanı almanıza engel olmuş olursunuz. Sıcak bir banyo uygun bir yer olabilir. Tanrı’yı banyoda istediğimiz gibi övebilir ve yeni bir dilin gelmesi için rahat bir ortam yaratabiliriz» (sf. 67). 

Sevgili inanlı kardeşim, şimdi şu soruyu soralım: Kutsal Kitap’ın konusunu ettiği Kutsal Ruh’un inanlılara verdiği dillerle konuşma armağanı gerçekten bu mudur? Kutsal Ruh vaftizi bu mudur? İnanlıların dillerle konuşma armağanını ve Kutsal Ruh vaftizini böyle önceden yaratılan uygun ortamlarda aldıklarına ilişkin Kutsal Kitap’ta herhangi bir örnek var mıdır? 
Yanıt «hayır»dır! Kutsal Kitap’ta anlatılan Kutsal Ruh vaftizi ve dillerle konuşma armağanı kesinlikle elçiler tarafından bu tür metodlarla alınmadı ve verilmedi. Daha ötesi Kutsal Kitap’ta Ruh’la vaftiz olmayı ve dillerle konuşmayı arayan tek bir inanlı örneği bile yoktur. Dillerle konuşanlar bunun peşine düşmediler, aramadılar, bu türden insansal metodlara da kesinlikle başvurmadılar. Bunu onlara uygun görüp egemen biçimde sağlayan vaizler, ya da yaratılan uygun ortamlar değil, Kutsal Ruh’un kendisiydi (1Ko. 12:11). 

Belirgindir ki, bu türden «dillerle konuşmak» Kutsal Ruh’tan kaynaklanmıyor ve tamamiyle insansaldır ve bazen de şeytansal. Dillere çok değer verilip konuşulan topluluklarda vaize ya da topluluğa ayak uydurabilmek, dışlanmamak, dikkat- leri üzerine toplamak ya da ruhsallığını kanıtlamak ve kendini öne çıkarmak için taklit yoluyla dillerle konuşanların sayısı da küçümsenemez. Ne yazık ki, konuşulan çoğu «diller» birçok kiliselerde farklı metodlarla öğrenilen, geliştirilen daha sonra da Kutsal Ruh’a mal edilen insansal uygulamaya indirgenmiştir. 

Kanıtlandığı gibi bu tür uydurma söz ve hecelerin sürekli tekrarlanmasıyla iman etmeyenler bile dillerle konuşabiliyor. Ruh bilimcileri, psikologlar bazı duygusal durumlarda, coşturan müzik, hipnoz, telkin ya da etki altında bu tür deneyimlerin rahatlıkla yaşayabilineceğini bildirirler. Belirtilmeli ki, bu insan kaynaklı dillerle konuşmayla, cinlerin etkisiyle konuşma arasında çok ince bir ayırım bulunur (Yak. 3:15). 

SORU 25. ACABA İNANLILAR CİNLERİN ETKİSİNE GİREBİLİR Mİ? 

Cinler her ne kadar dışardan imanlının yüreğine ve düşüncesine saldırsa ve etkilemeye çalışsa, da gerçekte hiçbir imanlının yüreğinde cin ya da şeytan konut kuramaz. Çünkü o yürekte Kutsal Ruh vardır. Tanrı’nın Ruhu’yla cin ruhlarının aynı tahtı, aynı yüreği aynı anda paylaşamayacağı Kutsal Kitap’ın belirgin bir ger-
çeğidir (1Ko. 6:19; 2Ko. 6:14-16). Çoğu inanlılar Matta 7:11-12’ye dayanarak Tanrı’nın kendi çocuklarına kötü şeyler vermeyeceğini söyler. Elbette ki, Tanrı kendi bağlıla- rına kötü şeyler vermez. Ama şeytanın ve kötü ruhların saldırılarına izin verebilir. Aslında insanın kendisi verdiği kararlarla şeytanın ve kötü ruhların etkisine girer. Nasıl mı? Eğer bir inanlı Tanrı’nın Sözü’yle yetinmez ve aşırı bir şekilde yeni yeni deneyimlerin ardına takılırsa, kötü ruhlar bundan yararlanarak devreye girebilir, inanlıları sahte diller konuşmakla, görümler, rüyalar, peygamberliklerle saptırabilir. Elçi Pavlus’un şu uyarısı sürekli akılda tutulmalıdır: 

«Buna şaşmamalı. Şeytan da kendisine ışık meleği süsü verir. Ona hizmet edenlerin de kendilerine doğruluğun hizmetkârları süsü vermesi şaşırtıcı değildir» (2Ko. 11:14-15; bkz. 
2Se. 2:3, 7-12). 

Özellikle «Kutsal Ruh’un inişi» için düzenlenen özel toplantılara katılanlar kolayca cinlerin etkisine girebilirler. Kutsal Ruh’un inişi için böyle özel «bekleme» toplantıları düzenlemek başlıbaşına Tanrı Sözüne aykırıdır, çünkü Kutsal Ruh çoktan, Pentikost günü zaten inmiş ve hizmetini yeryüzünde sürdürmektedir. İnsanlar coşkulu müziğin etkisinde ve konuşmacının hararetli konuşmasında, bağırıp çağırmasında, bazen de hoplayıp zıplamasında ve telkinleri altında transa düşerek kötü güçlerin etkisi altına girebilirler. Bu coşkulu trans haline girenler dillerle konuşmaya, doğrudan Tanrı adına konuşmaya (Rab şöyle diyor… burada şu hastalığı bulunan biri var..), ya da doğrudan Tanrı konuşuyor gibi (senin kaygılarını biliyorum, acılarını görüyorum. Seni seviyorum, senin için oğlumu gönderdim vb.), türünden konuşmalara başlarlar. Topluluğun, kişilerin üzerine üflerler; öyle ki, özel biçimde bereketlenip meshedilsin, ya da şifa bulsun. Bazen önderin «ateş!» «dokun!» haykırışıyla yabansı bir gücün etkisinde sırt üstü yere yığılır hayvan sesleri çıkarmaya, yerde tepelenip yuvarlanmaya, titremeye, kusmaya, sağa sola koşmaya, ya da şarhoş gibi davranıp isterik biçimde gülmeye başlarlar. Bazen de kilise önderi hipnotizm, üfürükçülükle eşdeğer biçimde kişilerin başlarına dokunarak bayıltır, uyutur. Dakikalarca yerde uzanıp kalan bu kişiler bunu Ruh’un bir bereketi ve meshi kabul ederler. Oysa giderek popüleştirilmeye çalışılan bu karanlık uygulamaların Kutsal Kitap’ta hiçbir desteği yoktur. İsa Mesih, melekler ve öğrencileri asla insanları kendilerinden geçirip düşürmemiş, uyutmamış, bayıltmamıştır. Tersine düşenleri «kalk!» «güçlü ol!» diyerek yürek-
lendirmişlerdir (Va. 1 :17 ; Elç. 9:6; 12:7). «Ruhta bayılma», «düşme», «meshedilme» ya da «ruhta gülme» gibi ifadelerle tanıtılan bu türden karanlık deneyimleri Hinduizmin 
Kundalini gibi mistik akımlarda da görmek mümkündür (https:// www. youtube.com/watch?v= RVAu1u Gkew&feature=youtu.be) Yine «özgür edilme hizmeti» adı altında yapılan birçok uygulamalar gerçekte inanlıları adım adım ruhsal esarete sürükleyen karanlık uygulamalardır. 

Belirgindir ki, bu uygulamaların Kutsal 
Ruh’tan kaynaklandığını söylemek Tanrı’nın Ruh’una aykırıdır. Ne yazık ki, günümüzde bu tür mistik ve karanlık uygulamaları uygulayan ve soru 24’te belirttiğimiz sahte öğretileri şu vaizlerin hizmet ve vaazlarında görmek mümkündür: Benny Hinn, Rodney Howard-Brown, 
John Arnott, , John Wimber, Paul Cain, 
Derek Prince, Yongi Cho, Kenneth Hagin, 
Kenneth Copeland, Reinhard Bonnke Oral Roberts, Joel Osteen, Joyce Meyer, William Branham vb.. 

Ne yazık ki, bu kişilerin tehlikeli ve zararlı öğretiler içeren kitapları türkçeye de çevirilmiş ve bunlar imanlıların topluluğunda rahatça okunmakta ve dağıtılmaktadır. 

SORU 26. BUGÜN BİZLER DE DİLLERLE KONUŞMA ARMAĞANINI ARAMALI MIYIZ? 

Daha önce belirtildiği gibi, dillerle konuşma armağanını aramak doğrultusunda Kutsal Kitap’ta hiçbir söz, buyruk ya da öğüt yoktur. Tersine elçi Pavlus 1Korintliler 14’te inanlıları dillerden öte anlaşılır 
biçimde peygamberlikte bulunmaya çağırır. Aynı zamanda Kutsal Kitap’ta dillerle konuşma armağanını alanlar bunu hiç aramadan, ardına düşmeden Kutsal Ruh’un egemen istemi doğrultusunda aldılar. Sonuç olarak, eğer bizler «yazılmış olanın dışına çıkar» (1Ko. 4:6), Kutsal Kitap’ta aranması öngörülmeyen herhangi bir şeyi aramaya başlarsak, Kutsal Kitap’a ve Kutsal Ruh’a aykırı davranışta bulunmuş oluruz. Bilelim ki, böyle bir adım bizlere gerçek tanrısal esenliği ve bereketi getirmez, tersine bizi tehlikeli ve yanlış yönlere sürükler. 

SORU 27. DİLLERLE KONUŞARAK ÇOK BEREKETLENDİĞİNİ, HUZUR BULDUĞUNU, RAHATLAYIP TANRIYA DAHA YAKIN OLDUĞUNU SÖYLEYENLERE İLİŞKİN NE DÜŞÜNÜLMELİDİR? 

Her şeyden önce bu tür rahatlama, iyi hissetme duygularını Kutsal Ruh’un bir işlevi ya da bereketi niteliğinde algılamak yanlış olur, çünkü aynı rahatlık ve huzur hislerine Hıristiyanlık dışında dillerle konuşanlar arasında da rastlanır. Onlar da bunun sağladığı «bereketlere» tanıklık ederler. Örneğin dillerle konuşan Katolik karizmatlar bundan haz aldıklarını ve bunu uyguladıkça kendilerini Tanrı’ya daha yakın hissetiklerini, Meryem anaya ve azizlere karşı daha fazla sevgi ve saygıyla dolduklarını bildirirler. Kilise sakramentlerini (takdis törenlerin) de diller deneyiminden sonra kendileri için daha anlamlı ve daha zengin bir içerik kazandığına tanıklık ederler. 

Mistiksel dillerle konuşma deneyimini yaşayanların bu türden duygulara bürünmesi doğaldır, çünkü bunlar insanın bilinçaltından, benliğinden kaynaklanan psikolojik, ruhsal durumlardır. Bir kimse bu türden hisleri duygulu bir müzik dinlediğinde, roman okuduğunda ya da duygulara seslenen bir film seyrettiğinde de yaşayabilir. Kuşkusuz şeytan ve cinleri de insanları sahte öğretilere, sahte ruhsal uyanışlara çekmek için bu türden huzur, rahatlatıcı gibi görünen deneyimleri destekler. Bir bayan Yoga konusunda şöyle diyordu: «Her gün Yoga seanslarıma katılıyorum. Yoga’ya bayılıyorum, çünkü bana büyük rahatlık ve güç sağlıyor». Bu türden rahatlık ve huzur getiren deneyimler aldatıcı, tehlikeli ve tuzak doludur. Oysa gerçek bir inanlının sevinç, huzur ve esenlik kaynağı bu türden duygusal, mistiksel deneyimler, dillerle konuşmalar değil, Tanrı Sözü olan Kutsal Kitap’ın hergün okunuşu, düşünülmesi ve Tanrı’yla 
bireysel ilişki olmalıdır (Mez. 1:2-3; 19:7-11). 

Dillerle konuşmayı savunanlar sürekli bunun sağladığı bereket, sevinç ve huzurdan söz eder ama neden olduğu bir sürü ruhsal zarar psikolojik bozukluklarından söz etmezler. Bunun neden olduğu ruhsal dengesizliklere sadece bir örnek verelim. Dillerle konuşmayı her sorunun ruhsal ilacı olduğuna inanan biri günde 10-12 saat dillerle konuşmaya başladı. Ama gün be gün bu uygulama onun sevincini boğuyor, korku ve kuralcılığa yönlendiriyordu. Bu kişi belirginlikle inayet anlayışını yitirmiş biçimde imandan uzaklaşmakta 
olduğuna tanıklık eder (La foi charismatique, 
Florent Varak, p. 60). 

Şeytan inanlıları gerçek tapınıştan ve Kutsal Kitap gerçeklerinden koparmak için tüm cin ordularını kiliselere, inanlı topluluklarına salmıştır. Şeytan’ın kiliseleri, inanlıları tuzağına düşürmek için kurnazca tasarladığı özel metodları bulunur. Bunlardan en önemlilerinden biri, Kutsal Ruh’un eylemlerini taklit etmektir. Unutulmasın ki, başlangıçtan bu yana sahte mucizeler, belirtiler, görümler, sıradışı olaylar insanlığı saptırmak için Şeytan’ın elinde çok güçlü bir koz ya da silah olmuştur (Çık. 7:10-12). Kutsal Kitap Mesih’in yeryüzüne dönüşünden önce bu saptırıcılık ruhunun daha da belirgin olacağını belirtir. Gerçekte günümüzde Şeytan sahte belirti ve mucizelerle büyük Babil’i hazırlamaktadır (Mat. 24:4-5,24; Va. 13:1-8). Kutsal Kitap gerçeklerine sımsıkı sarılmanın ve ruhen uyanıklığın gerekliliği yaşamsaldır.

SORU 28. YOEL 2:28-32 AYETLERİ 
UYARINCA SON GÜNLER İÇİN RUH-
SAL UYANIŞLAR, PEYGAMBERLİKLER, DÜŞ VE GÖRÜMLERİN ÇOĞALACAĞINI BEKLEMELİ MİYİZ? 

Birçok Hıristiyan bu sözlere dayanarak son günlerde tüm insanlık üzerine Kutsal Ruh’un döküleceğini, büyük ruhsal uyanışların yaşanacağını, gençlerin, yaşlıların rüyetler görerek peygamberlikte bulunacağını, çok mucize ve belirtilerin gerçekleşeceğini düşünür ve bekler. Bu beklenti şu üç nedenden dolayı temelsizdir: 

1. Önce Yoel’in bu sözleri tüm uluslara yönelik bir peygamberlik değil, Yahudi halkına yönelik bir peygamberliktir. «Bütün insanlar» sözü konunun bağlamında belirginlikle Yahudileri, onların gençlerini ve yaşlılarını gösterir (Elç. 2:5). Zaten bu ruhsal uyanış Pentikost gününde Yahudiler arasında olmuştur. Bu uyanış seneler sonra Kornelyus’un tövbesiyle uluslara ulaşsa da bu peygamberlik gerçekte Yahudi halkı bağlamındadır. 

2. Elçi Petrus Kutsal Ruh’la yöneltilerek belirtiyor ki, Yoel’in bu peygamberliği kısmen de olsa Pentikost günü gerçekleşmiştir: 

«Petrus yüksek sesle kalabalığa şöyle seslendi: “Ey Yahudiler ve Yeruşalim’de bulunan herkes, bu durumu size açıklayayım.. Bu gördüğünüz, Peygamber Yoel aracılığıyla önceden bildirilen olaydır» (Elç. 2:14-17). 

Sonuç olarak bu peygamberlikler Pentikost günü, Yahudi halkı üzerinde kısmen gerçekleşti. Ama peygamberlikler uyarınca biliyoruz ki, bu sözlerin gelecekte Yahudi halkı üzerinde, kesin ve tam bir gerçekleşmesi de olacaktır. Mesih’in yeryüzüne gelişinden önce, Yahudi halkının Mesih’i tanımaya başlamasıyla bu ruhsal uyanış gerçekleşmeye başlayacak ve Mesih’in bin yıllık saltanatının başında da tam bir gerçek olacaktır (Zek. 12:10). 
3. Şu gerçek de vurgulanmalı ki, Kutsal Kitap’ta son günlerde, ulusların büyük ruhsal uyanışlar yaşayacağına ilişkin hiçbir peygamberlik bulunmaz. Tersine, Kutsal Kitap’ta imansızlığın giderek artacağını ve imandan büyük bir dönüşün 
yaşanacağı duyurulur (bkz. Mat. 7:15-23; 24:5; 
Elç. 20:29-31; Rom. 16:17-19; 2Ko. 11:4; 2Se. 2). 

Kuşkusuz, İncil’in iyi haberi «tüm uluslara bir tanıklık olarak vaaz edilecektir» (Mat. 24:14). Ama bu onların büyük uyanışlar yaşayıp, hepsinin tövbe edeceği anlamına gelmez. Sonuç olarak, son zamanlarda belirdiği söylenen ruhsal uyanışlar, peygamberlikler, düş ve görümler konusunda hepimiz uyanık olmalı ve saptırılmamak için sürekli sağlam duruş almalıyız. 

SORU 29. ACABA BUNLARDAN ARTIK KUTSAL RUH’UN TÜM ARMAĞANLARININ SON BULDUĞUNU VE ARTIK MUCİZE, BELİRTİ, ŞİFALARIN OLMAYACAĞI SONUCUNU MU ÇIKARMALIYIZ? 

Hayır! Böyle bir yaklaşım da doğru ve sağlıklı olmaz. Bizler kuşkusuz, Kutsal Ruh’un inanlılar topluluğu için öngördüğü ruhsal armağanları keşfetmeli ve uygulamaya koymalıyız öyle ki, inanlılar topluluğu gelişsin, canlar kurtulsun ve Tanrı her şeyin üstünde yüceltilsin. Aynı zamanda Kutsal Kitap’ın talimatları uyarınca bizler hastaların şifa bulması, cine tutulmuşların ya da etkisinde olanların özgür olması, ruhsal uyanışlar için sürekli dua etmeliyiz. İnandığımız Tanrı bugün de duaları işiten, yanıtlayan, mucizeler gerçekleştiren her şeye Kadir Yahve Tanrı’dır. Tanrı’nın sıradışı işler yapacağına inanmıyorsak, bu durumda Kutsal Kitap’ı bir kenara koymalı ve artık dua da etmemeliyiz. Ama bunu asla söylemiyoruz. Bizim burada güttümüz amaç Kutsal Ruh adı altında sunulan Kutsal Kitap dışı görümler, sahte peygamberlikler, sahte uyanış ve yanlış öğretilere karşı kardeşleri uyarmak ve onların içten ve pak adanmışlıktan uzaklaşmamasına yardım etmektir. Elçi Pavlus’un da belirttiği gibi: 

«Sizler için tanrısal bir kıskançlık duyuyorum. 
Çünkü sizleri el değmemiş kız gibi tek ere, Mesih’e sunmak üzere nişanladım. Ne var ki, yılanın Havva’yı kurnazlığıyla aldatması gibi, düşüncelerinizin Mesih’e olan içten ve pak adanmışlıktan saptırılmasından korkuyorum» 
(2Ko. 11:2-3). 

Bu belirti ya da mucizesel olayların inanlı topluluklarımızın, etkinliklerimizin ve vaazlarımızın ana konusuna dönüştürülmemesi için de dikkatli olmalıyız. Ana konumuz haça gerilen ve üç gün sonra dirilerek günah, ölüm ve şeytan üzerine yengi kazanan Mesih olmalıdır. Elçi Pavlus’un yine duyurduğu gibi: 

«Yahudiler doğaüstü belirtiler ister, Grekler’se bilgelik arar. Ama biz çarmıha gerilmiş Mesih’i duyuruyoruz. Yahudiler bunu yüzkarası, öteki uluslar da saçmalık sayarlar» (1Ko. 1:22-23). 

SORU 30. NEDEN İNANLILARIN ÇOĞU BELİRTİ, MUCİZE VE MİSTİK DENEYİMLERİN ARDINCA GİDER? 

Kuşkusuz bu yeni bir arayış değildir. İnsanlık başlangıçtan bu yana bu tür gizemli, sıradışı olaylara sürekli özel bir ilgi ve merak duymuştur. Mesih «kötü ve vefasız 
kuşak bir belirti ister» der (Mat. 12 :39). İnanlıların bu tür olaylara ilgi duymasının farklı nedenleri vardır. 

1. Bireysel yenilik, güç bulma, topluluklara canlılık, ruhsal uyanış getirme düşüncesi. 

2. Bazı inanlılar da çoktan tanrısal egemenlikte yaşadıklarını düşünerek, farklı belirti ve mucizelerin kilise topluluklarında doğallıkla yaşanması ve görünmesi gerek- tiğini üstelerler. İsa Mesih «dün, bugün ve sonsuza dek aynıdır» (İbr. 13:8) sözlerine dayanarak İncil’de anlatılan bütün belirti ve mucizelerin bugün de aynen devam etmesi gerektiğini savlar ve beklerler. 

Mesih’in, Tanrı’nın değişmediği, her zaman aynı olduğu belirgin gerçektir. Ama bu demek değildir ki, Tanrı geçmişte yaptığı her şeyi olduğu gibi yinelemeli ve yerine getirmelidir. Örneğin, Tanrı aynıdır diyerek Kızıl denizi yardığı gibi, bugün de Marmara denizini ikiye ayırmasını Tanrı’dan beklemeli miyiz? Yine, Tanrı’nın çölde İsrail halkına göksel mana sağladığı gibi, bugün de bizlere aynı göksel yiyeceği indirmesi için dua etmeli miyiz? Gerçekte, tüm Kutsal Kitap tarihinde belirti ve mucizevi olayların bollukla göründüğü dört büyük dönem olmuştur. Bu belirti ve mucizeler de her zaman belirli bir amaç doğrultusunda Tanrı’nın planı uyarınca gerçekleşmiştir. 

a. Musa’nın döneminde, İsrail halkının esaretten özgür olması ve çölde korunarak vaat edilen ülkeye uluşması amacıyla. 

b. İlya peygamber döneminde, putperestliğe kayan İsrail halkının yeniden Yahve Tanrı’ya yönelmesi amacıyla. 

c. İsa Mesih döneminde, O’nun vaat edilen Kurtarıcı Mesih oluşunun kanıtlanışı amacıyla. 

d. Elçilerin döneminde de hem elçilerin elçiliğinin kanıtlanışı, hem de yeni kurulan inanlılar topluluğunun sağlamlaşması amacıyla bol mucizeler olmuştur. 

Bunun dışında kalan diğer dönemlerde, bu türden belirti ve mucizelerin giderek azaldığı, kaybolduğu görülür. Elbette, bu demek değildir ki, Tanrı değişmiş ya da gücü zayıflamıştır. O her zaman aynıdır. Ancak O her şeyi Kendi tanrısal istemi ve planı uyarınca yapar. Bazı dönemlede O planı uyarınca belirti ve mucizeleri sınır-
lamıştır (1Sa, 3:1; Mez. 77:7-14; Yuh. 10 :41: Luk. 
4:25-27). 

3. Bazı inanlılar da dünya, günah ve şeytan üzerine daha fazla güç, daha fazla yetki ve daha fazla zaferli yaşam diyerek mucize, belirti ve peygamberliklerin ardına düşüyor, aşırı uçlara ve mistiksel yollara yöneliyor. Bunları aramanın ardında yatan sinsi bir neden de, Korintos toplulu- ğunda da görülen gizli gurur, üstünlük, yetki hırsı ve kendini kanıtlama arzusu olabilir. Birçoğu bu arayış hırsını doğrulamak için Markos 16:16-18 ayetlerini hatırlatarak belirtilerin müjdeyi onaylamak için sürekli devam etmesi gerektiğini vurgular. Ama belirttiğimiz gibi, bugün bizim gerçeğin onayı için belirtiye ihtiyacımız yoktur, çünkü gerçek zaten Mesih’in ölümü ve dirilişiyle, ilk yüzyıldaki belirtilerle onaylanmış bulunuyor (İbr. 2:2-4). 

4. Bazıları da yine Mesih’in «size doğrusunu söyleyeyim, benim yaptığım işleri, bana iman eden de yapacak; hatta daha büyüklerini yapacaktır» (Yu. 14:12) sözlerini hatırlatarak kendilerini bu arayışa kaptırır. Ama dikkat edilsin ki, Mesih benim yaptığım mucizelerden değil, işlerden daha büyüklerini yapacaklarını söyledi. İnanlıların bugün Mesih’in yardımıyla Mesih’in yersel hizmetinde gerçekleştirdiği işlerden daha büyüklerini gerçekleştirdiği bir gerçektir. Mesih o zaman 12 öğrencisiyle özellikle İsrail bölgelerinde bu halk bağlamında hizmet gördü. Ama elçi Petrus Pentikost günü vaaz ettiğinde aynı günde 3.000 kişi tövbe etti. Daha sonra İncil’in müjdesi yeryüzünün dörtbir bucağına, tüm uluslar arasında yayıldı ve yayılıyor da. Gerçekten de Mesih’in öğrencilerinin işleri Efendileri’nin işlerinden çoktur, ama belirti ve mucizelere gelince asla! Akıl sahibi hangi inanlı bugün, Mesih’in gerçekleştirdiği mucizelerden daha büyüklerini gerçekleştirdiğini öne sürebilir ve bunu kanıtlayabilir? Mesih’in şu sözlerini de asla unutmayalım: 

«Sahte peygamberlerden sakının! Onlar size kuzu postuna bürünerek yaklaşırlar, ama özde yırtıcı kurtlardır…O gün birçokları bana diyecek ki, Ya Rab, ya Rab! Biz senin adınla peygamberlik etmedik mi? Senin adınla cinler kovmadık mı? Senin adınla birçok mucize yapmadık mı? O zaman ben de onlara açıkça, ‘Sizi hiç tanı- madım, uzak durun benden, ey kötülük yapanlar!’ diyeceğim» (Mat. 7:15-23). 

Şeytan ve cinlerin Kutsal Ruh armağanlarını taklit ederek sahte belirti ve mucizeler yapabileceği gerçeği asla unutulmasın. Bu karanlık güçler sahte belirti ve armağanlar yoluyla sahte, yüzeysel uyanışlar sağlayarak inanlıları saptırmakta ustadır. Mesih’in yersel hizmeti döneminde, Kutsal Ruh’un iş ve eylemleri şeytan ve cinlere mal edilerek Ruh’a karşı günah işlenmekteydi. Zamanımızdaysa tam tersi gerçekleşiyor: Seytan ve cinlerin iş ve eylemleri 
Kutsal Ruh’a mal edilerek Ruh’a karşı suç 
işleniyor (Mat. 12:24; 2Se. 2:9). 

SONUÇ 

Sevgili inanlı okuyucu, bu incelemenin sonuna varırken size kardeşce birkaç söz yöneltmek istiyorum. Her şeyden önce, Kutsal Kitap vaatları uyarınca size şu güvenliği vermek isterim: Eğer siz Mesih’e iman ettiyseniz, tövbe ederek O’nu yaşamınıza çağırdıysanız bilin ki, yeniden doğarak Kutsal Ruh’la vaftiz olundunuz. Kurtuluş bularak adınız yaşam kitabında yazıldı. Siz Mesih’te ruhsal yaşamınız için gerekli her şeye sahipsiniz (bkz. Kol. 2:10). 

Kuşkusuz bu demek değildir ki, bizler tam bir mükemmelliğe ve ruhsal olgunluğa erişmiş bulunuyoruz ve hiçbir şeye gerek-
sinimimiz yoktur (bkz. Flp. 3:13-14). Bizler 
yaşamımızın sonuna dek daha fazla Mesih’e benzer olmak için çaba sarfetmeliyiz. Önümüze konulan bu ruhsal koşu ve savaşı yüreğimizdeki kurtuluş güvencesiyle, kutsal bir yaşamla sürekli Mesih’e ve Sözü’ne bakarak sürdürmeliyiz (1Yu. 
5:13; İbr. 12:1-2). 

İlk yüzyıl inanlılarına sürekli şu aldatıcı düşünce aktarılıyordu: «Mesih’e iman etmek, O’nu izlemek çok iyidir ama bu yeterli değildir. Sizin aynı zamanda sünnet olunarak Musa’nın yasasını da tutmanız gerekiyor, yoksa kurtuluşa kavuşamazsınız». Şimdi de bunun farklı bir yorumu inanlılar için vurgulanıyor: «Tövbe etmeniz, Mesih’i kabul etmeniz çok iyi ama bu yeterli değildir, gerçek ve etkin bir imanlı olmak için Kutsal Ruh’la vaftiz olmanız ve dillerle konuşmanız gerekiyor». İlk yüzyılda olduğu gibi, zamanımızdaki bu dayatma da tümden yanlıştır ve elçi Pavlus’un konusunu ettiği «başka ve sahte bir incildir» (Gal. 1:6-9). 

Dillerle konuşma öğretisinin içerdiği bir tuzak da, dillerle konuşmaya başlayanın bu şekilde artık ruhsal yaşamın doruğuna ulaştığı kanısıdır. Ruhsal yaşamın olgunluğu ve gerçekliğini dillerle konuşmayla sınırlamak ve ölçmek şeytansal bir aldatıdır. Elçi Pavlus Kutsal Ruh’un inanlıda gerçekleştirdiği gerçek ruhsal yaşamı ve bunun ürünlerini şöyle özetler: 

«Ruh’un ürünüyse sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, bağlılık, yumuşak huyluluk ve özdenetimdir. Bu tür nitelikleri yasaklayan yasa yoktur. Mesih İsa’ya ait olanlar, benliği, tutku ve arzularıyla birlikte çarmıha germişlerdir. Boş yere övünen, birbirine meydan okuyan, birbirini kıskanan kişiler olmayalım» (Gal. 5:22-25). 

Eğer dillerle konuşmuyorsanız, bunu kesinlikle bir eksiklik olarak görmeyin. Siz Mesih’te tüm zenginliğe sahipsiniz ve Tanrı size mutlaka size uygun başka bir armağan sağlamıştır. Ruhsal güç ve ruhsal yaşamın başarılması dillerle konuşma gibi, mistiksel bir uygulamayla ilişkilendir- mek tamamıyla Kutsal Kitap dışı karanlık bir düşüncedir. Hatta bu türden bir ugulama birçok ruhsal danışmanın belirttiği gibi, inanlıyı ruhsal bunalıma, depresyona ve mistiksel ve zararlı bir bağımlılığa sürükler. 



«Yahudiler doğaüstü 
belirtiler ister, Grekler’se bilgelik arar. Ama biz çarmıha gerilmiş Mesih’i duyuruyoruz. Yahudiler bunu yüzkarası, öteki uluslar da saçmalık 
sayarlar» (1Ko. 1:22-23).

Büyük Son’a yaklaşmakta olduğumuz bu dönemlerde, inanlıların ve önderlerin Tanrı’nın Sözü’nü daha derinden incelemeye, tanrısal gerçeklere sıkı sıkıya sarılmaya ve özellikle «ruhları ayırt etme» armağanına ne derece ihtiyacı olduğu belirgindir. Tanrı’nın duyurduğu «yok oldu halkım bilgisizlikten» sözleri de gerçekten yüreklerde işlenmeli (Hoş. 4:6). Pavlus da şu derin gerçeği vurgular: 

«Çünkü öyle bir zaman gelecek ki, sağlam öğretiye katlanamayacaklar. Kulaklarını okşayan sözler duymak için çevrelerine kendi arzularına uygun öğretmenler toplayacaklar. Kulak larını gerçeğe tıkayıp masallara sapacaklar. 
Ama sen her durumda ayık ol» (2Ti. 4:3-5). 

İnanlı Kutsal Ruh adı altında sunulan her şeyi asla kabul etmemeli, tam tersine bunları Tanrı Sözü’nün süzgecinden 
geçirmelidir (bkz. Elç. 17:11; 1Yu. 4:1-2; Va. 2:2). 
Kılavuzumuz geçici duygu ve coşkular değil, Tanrı’nın değişmez sağlam Sözü olmalıdır. Bu nedenle bu yazı yoluyla sizi belki de kullanmakta olduğunuz, dillerle konuşmak, peygamberlikte bulunmak, görümler, rüyalar ya da vahiyler gibi, sıradışı olguları Kutsal Kitap ışığında gözden geçirmeye çağırıyoruz. Tanrı’ya bu bağlamda şöyle bir dua yöneltebilirsiniz: 

«Ey Tanrım, uygulamakta olduğum peygamberlikler, görümler, dillerle konuşmam, vahiyler vb. eğer Sen’den, Senin Kutsal Ruh’undan kaynaklanmıyorsa, onları benden uzaklaştır. Ben, Sana ve Sözü’ne sadık bir inanlı olarak yaşamak ve hizmet etmek istiyorum. Oğlun, İsa 
Mesih’in adıyla. Amin» 

Her gün Kutsal Kitap’ınızı okuyun, dua edin ve gün be gün Kutsal Ruh’la daha 


Bu incelemeyi bireysel tanıklığımla sonuçlamak istiyorum. Yeni tövbe ettiğim sıralarda, İstanbul’da evlerde yapılan toplantılarda, sürekli inanlıların rüyalar, görümler, vahiyler aldıkla- rını işitirdim. Onları dinlerken kendi kendime soruyordum: «Neden ben bu türden rüyetler görmüyorum ve böyle tecrübe ler yaşamıyorum? Acaba ben, gerçek bir inanlı değil miyim?» Birgün bu konuda özellikle dua ettim: «Rab, eğer isteğinse, ben de bu türden deneyimler görmek ve yaşamak istiyorum». Duadan hemen sonra önümde duran Kutsal Kitap’ımı açtım ve gözüme ilişen şu ilk ayeti okudum ki, bu benim bütün soru ve arayışlarıma belirgin ve kesin bir yanıt oldu: 

«Ey adam, iyi olanı sana bildirdi; ve hak olanı yapmak, ve merhameti sevmek ve Tanrı’nla alçak gönüllü olarak yürümekten başka RAB 
senden ne ister?» (Mika 6:8). 

Sarkis Pachaian 


BRÜKSEL İNCİL (AVEDARANAGAN) KİLİSESİ 
Rue du Heysel 20 
1020 Bruxelles sarkispa@gmail.com 
GSM : 0484 13 90 50

KAYNAKLAR 

1. PAUL ENNS, Introduction à la théologie, (France: Editions Clé, 2009). 
2. CHARLES C.RYRIE, ABC de la théologie chrétienne, (France: Editions La Maison de la Bible, 2005). 
3. ALAIN NISUS, Pour une foi réfléchie, Théologie pour tous, (Suisse: Editions La Maison de la Bible, 2011). 
4. WAYNE GRUDEM, Théologie Systématique, 
(France : Editions Excelsis Sarl, 2007). 
5. JOHN MACARTHUR, Les épitres de Paul, Commentaires sur le Nouveau Testament, (Canada : 
Editions Impact). 
6. RALPH SHALLIS, Le don de parler diverses langues, (France : Editions CCBP, 1982). 
7. ALFRED KUEN, Le Saint Esprit, baptême et pleinitude, (Suisse : Editions Emmaus, 1976). 
8. ALFRED KUEN, Le renouveau Charismatique, une évaluation, (Suisse : Editions Emmaus, 1975). 9. F. LEGRAND, Le signe du parler en langues, (Suisse : Editions de Bérée, 1990). 
10. FLORENT VARAK, La foi charismatique, (France : Editions Clé, 1994). 
11. JOHN R.W. STOTT, Du bapteme à la plénitude, (France : Editions Emmanuel, 1977). 
12. PIERRE ODDON, Une mise au point, (France : Editions Diffusion de l’Evangile, 1998). 
13. G. H. LANG, D’où viennent ces langues?, (France : Editions du CCBP, 1983). 
14. RENE PACHE, Notes sur les Actes des Apotres, (Suisse : Editions Emmaus, 1988). 
15. DAVE HUNT, T.A. MCMAHON, La séduction 
de la chrétienté, (France : Editions Parole de vie, 1989). 
16. HOWARD CARTER, Questions et réponses sur 
les dons spirituels, (France : Editions Viens et vois, 1982). 
17. A.THOMAS-BRES, DONALD GEE, HAROLD 
HORTON, Dossier sur le parler en langues, (France : 
Editions Viens et vois, 1988). 
18. P.H. EMIRIAN, Le don du Saint-Esprit, (France : Editions Lumière des nations, 1983). 
19. WOLFGANG BUHNE, La troisième vague, 
(Suisse : Editions la Maison de la Bible,1992). 
20. DONALD HUBBARD, Le don des langues, 
(Suisse : Editions La maison de la Bible, 1996). 21. ROGER LIEBI, Sprachenreden oder 
Zungenreden, (Deutschland : Editions Christliche Literatur-Verbreitung, 2006). 
22. RUDOLF EBERTSHAUSER, Die Charismatische 
Bewegung im Licht der Bibel, (Deutschland: Editions Christliche Literatur-Verbreitung, 1998). Ve daha başka birçok yayınlar. 
fazla dolmayı arayın. Ancak bu şekilde zaferli ve mutlu bir yaşama sahip olabilirsiniz (Ef. 5:15-21; 2Pe. 3:17-18). 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.